Rojava’dan Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’na

2013 yazı sona ererken Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye bir askeri harekat için hamasi nutukları, TV kanallarını ve gazete sayfalarını kaplarken TSK birlikleri de sınırda konuşlanmaktaydı. Bu tehditler karşısında Beşar Esad yönetimi karşı tedbir almaktansa (muhtemelen Rusya’nın da destek ve telkinleriyle) tayin edici bir manevra yaptı;  sonradan Rojava diye dünya çapında anılacak olan Türkiye sınırını boylayan bölgedeki askeri birliklerini, hatta bir kısım silah ve mühimmatı da bırakarak geri çekti.

Bu manevranın Esad/BAAS rejiminin kaderini değiştirecek tayin edici bir manevra olduğu sonradan açık seçik ortaya çıkacaktı.

Zira kimsenin beklemediği bir gelişme bu manevrayı takiben patlak verdi. Öteden beri Kürdistan’daki muhtelif siyasi hareketlerin kuruluşuna ve üslenmesine beşiklik etmiş olan Kürdistan’ın Suriye’deki parçasındaki en büyük örgütlü ve nispeten silahlı gücü temsil eden PYD, BAAS kuvvetlerinin çekildiği topraklarda birbirinden kopuk olan başlıca üç bölgede (Afrin, Cizire ve Kobani) üç özerk kantonun kurulduğunu ilan etti.  Dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de ve hatta PYD’nin bağlantılı olduğu PKK hareketi çevresinde de bu hamle bir sürpriz olarak karşılandı. Büyük bir kafa karışıklığı doğdu. Hemen ardından “Batı Kürdistan” anlamına gelen Rojava sözcüğü tüm dünyada bilinir oldu. Kuzey ve Güney Kurdistan’da zaman zaman kullanılan “küçük güney” sıfatı da bir daha kullanılmamak üzere lügatlerden çıktı.

Aslında buna benzer bir durum daha önce 1991 Körfez Savaşı sırasında Güney Kürdistan’da da kendini göstermişti. Bu savaşta doğrudan taraf olmayan Güneyli Kürtler, Soran Bölgesi’nden Behdinan’a kadar bulundukları yerlerde şuralar kurarak kendi topraklarında adı konmayan ve çerçevesi belli olmayan bir egemenlik sağlamışlardı. O tarihten beri merkezi Irak ordusunun dolaysız egemenliğinden arınmış bir bölge oluşmuştu. Ne var ki o zaman Güney Kürdistan’daki belli başlı partiler olan KDP ve YNK, kadim oportünist çizgilerine uygun olarak kah “uluslararası dengeler” kah “siyasi koşullar” vb. nesnel koşulları bahane eden tereddütlerle bu “de facto” özerkliğin adını koymaktan çekindiler. ABD ve müttefiklerinin, Saddam rejimini devirmesini bekleyip; yeni kurulacak olan Irak’ın ABD patentli rejiminde kendilerine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (hükümeti) statüsünün verilmesini beklediler.

Böylece esasen 1991’den (hatta Behdinan söz konusu olduğunda daha öncesinden beri) Bağdat yönetiminden özerk bir alanda yaşayan güneyli Kürtler ABD emperyalizminin vesayeti altında Bağdat hükümetine resmen bağlanmış oldular.

KöZ, Körfez Savaşı boyunca bu savaştan Kürdistan’ın bağımsızlığı yolunda bir fırsatın doğacağına dikkat çekti. Ama KDP ve YNK’nın oportünist önderliklerinin, bu fırsatın kaçırılmasını sağlamak bir yana somut bir engel oluşturacağına dikkat çekti.

Oysa Suriye’ye gelince Rojavalı Kürtler tereddüt etmeksizin BAAS’ın Rojava’dan çekilmesiyle beliren fırsattan yararlandılar. Yaşadıkları topraklarda sadece iç savaşın dışında durmakla kalmayıp 12 Kasım 2013’ten itibaren Suriye merkezi hükümetinden özerk kantonlar kurulduğunu ilan edip kendi bayraklarını çektiler.

Platformumuz Rojava devrimini ilk selamlayanlar arasında yer almakla kalmayıp PYD’nin bu tereddütsüz tutumu ile KDP ve YNK’nin 1991 sonrasındaki tereddütlü tutumunu karşılaştırarak önderliğin siyasi mücadeledeki önemine işaret etti. Yine önderlik faktörü ile Rojava Devrimi’nden Kuzey Suriye Federasyonu’na geçişin ne anlama geldiğine dikkat çekmek de ödevlerimizin başında gelir.

Rojava Devrimi’nin Anlamı Ne?

PYD’nin üç kantonda özerklik ilanı, sırf bir beyan ve Rojava Bayrağı’nın çekilmesiyle kalmadı. Birkaç ay içinde 29 Ocak 2014’te bir nevi anayasa olarak kabul edilebilecek olan “Suriye’de Rojava Kantonları Toplumsal Sözleşmesi” başlıklı metin ilan edildi. Bu sözleşmenin dibacesi “Kürtlerin, Arapların, Asuri, Keldani, Arami, Süryani, Ermeni, Türkmen ve Çeçenlerin oluşturduğu bir konfederasyon oluşturan Afrin, Cezire ve Kobani’nin demokratik özerk kantonlarının halkları olan bizler, özgür irademizle ve kararlılıkla demokratik özerklik esaslarına göre kaleme alınmış bu sözleşmeyi kabul ve ilan ediyoruz.” diye başlıyordu.

Bunu takiben Abdullah Öcalan’ın cezaevinde geliştirip duyurduğu “demokratik özerklik” tezinin hayat bulduğuna dair yazı ve açıklamalar, onun öngörülerinin gerçekleştiğine dair görüşler çoğalmaya başladı.

Uluslararası çapta da özellikle anarşist ve liberter akımlarla düşünürler ABD’li anarşist düşünür Murray Bookchin’in tezleriyle benzerlik taşıyan bu ifadeleri uzun bir kış uykusundan uyanma hevesiyle karşılayıp süreci ilgiyle izlemeye başladılar. Zira Bookchin’in görüşleri, elbette Bakunin’in proleter enternasyonalizmine alternatif federasyon perspektifini esas almaktadır. Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” önermesi ise Bookchin’in yaklaşımını hatırlatan özgün bir formülasyon olarak yorumlandı.

Kuşkusuz ne Bakunin’in görüşleriyle ne de Bookchin’in tezleriyle yakından uzaktan ilgilenmeyen Türkiye ve Kürdistan’daki akımlar ise bu gelişmeyi Öcalan’ın özgün tezlerinin hayata geçmesi olarak gördüler.

Yine de hem Batı’da hem de Türkiye solu çerçevesinde Rojava; bu tezler bağlamında değil IŞİD kuşatmasına karşı Kobani’deki 2014-15 direnişinin, çok ağır bedeller pahasına bu gerici kuvvetlerin geri püskürtülmesiyle sonuçlanmasından sonra daha çok gündeme geldi. Kah kantonların yönetim tarzına ilişkin hususlar kah kadınların katılımına dair konular vb. sonradan öne çıktı. Bunlar sonradan Rojava Devrimi’nin tanımlanması ve desteklenmesinde belli başlı dayanak noktaları oldu.

Bu durum solda yaygın ve hakim olan; devrimi, devlet ve siyasi iktidara ilişkin boyutlarından çok sosyo-ekonomik gelişmelere bakarak tasavvur etme tutumuyla da yakinen ilintilidir. Sosyalizmi bir tür kalkınma modeli olarak tasavvur eden İkinci Enternasyonal revizyonizminden ve bu çizgiyi esas alan oportünizmden mirastır.

KöZ ise özerklik ilanından itibaren Rojava Toplumsal Sözleşmesinin (2014) içeriğini irdelemeyi beklemeden Rojava Devrimi’ni 21. yüzyılın ilk devrimi olarak selamlamıştı. Özerklik ilanını “Rojava Devrimi” olarak tanımlayan siyasi akımların arasında önde gelenlerden oldu.

Sonradan solun çeşitli kesimleri ve Bookchin’in görüşlerinden haberdar yahut habersiz muhtelif unsurlar, kah Paris Komünü’ne kah Stalingrad direnişine benzeterek Kobani’ye ilgi gösterirken biz bu direnişten önce Rojava’da özerklik ilanını Fransa Prusya Savaşı sırasında merkezi otoritenin zayıflamasını fırsat bilerek ortaya çıkan Paris Komünü veya 1905 yahut 1917’deki Rus Devrimleri’ne zemin hazırlayan koşullarla benzeştirerek olumlayıp destekledik. Bunu yaparken Rojava’da özerklik ilanının ayrıntılarına ve oluşum ve gelişmelerinin ayrıntılarına girmeden bu devrimi selamlamak gerektiğini vurguladık.

Oysa pek çok akım ve şahsiyet Rojava Devrimi’ni desteklemek için, doğrudan demokrasi yahut kimi liberter çağrışımlı pratik uygulamaları öne çıkardı. Kimileri de öteden beri benimseyip yücelttikleri askeri devrim stratejilerini hatırlatan, nostaljik eğilimleri tetikleyen silahlı direniş destanlarının yazılmasını öne çıkaracaktı.

Rojava Devrimi, Batı parçasından başlayarak Kürdistan’ın diğer parçalarına doğru yayılarak geliştiği takdirde Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin tetikleyicisi olmaya müsait bir kalkış noktası olabilirdi. Suriye sınırları çerçevesinde kendini sınırladığı, en sınırlı ve mütevazi çerçevede kaldığı takdirde dahi kendini ifade etmesiyle bile gerici BAAS anayasasının temellerini berhava ettiğinden ötürü devrimsel bir nitelik taşırdı.

Açıkçası Rojavalı Kürtler o güne kadar vatandaş bile kabul edilmemekteydi. Varlıkları resmen tanınmıyor ve yok sayılıyordu. Hatta herhangi bir kayda değer siyasal mücadeleyle de anılmakta değildiler. Buna rağmen BAAS rejimi tarafından katliamlara muhatap olduklarında fark ediliyorlardı.

İşte Kürdistanlıların bu kesiminin, kendi dilleriyle bütün dünyaya kendi topraklarında egemenliklerini haykırmaları başlı başına bir gelişme sayılırdı. Çünkü Suriye’de hüküm süren Anayasa ile Rojava’nın bağdaşması mümkün değildi. Suriye’de hüküm süren rejim bakımından en mütevazi demokratikleşme dahi esasen bir devrimi gerektirirdi ve Rojava Devrimi, Suriye’deki merkezi otoriteyi doğrudan hedef alan bir hareket olmasa dahi bunu somut olarak ortaya koyuyordu.

Bunun anlam ve önemini kavramak için Suriye Anayasası’nın ve genel olarak BAAS’ın programının ne ifade ettiğini bilmek gerekir. Bu anayasaya göre Suriye, Arap ulusunun bir parçasıdır ve Arap ulusunun birliğinin sağlanması hedefini gözetir. Bu itibarla Suriyelilerin hepsi Arap kabul edilir ve öyle kabul edilmeyenler de yok sayılır (ya da yok edilmeyi hak eder). Bu durumda Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul etmek ve ayrılmaya dönük bir amaç ifade etmemekle birlikte; Suriye’nin kuzeyinde Arap olmayanların, Kürt, Çerkes, vb. halkların özerk yönetiminin olduğunu ilan etmek dahi mevcut anayasayı tanımamak anlamına geliyordu.

Rojavalılar Suriye’deki merkezi iktidarı ve BAAS rejimini yıkmaktan söz etmemekle birlikte, Suriye devletinin hukukunun kendi yaşadıkları topraklarda geçersiz olduğunu ilan etmiş oldular. Her ne kadar bu devleti parçalama iddiası taşımasalar hatta tersini vurgulasalar bile; mütevazı özerklik ilanı ve Rojava Sözleşmesi, Suriye Anayasası’nın kendi yaşadıkları topraklarda bir hükmünün olmadığını ilan etmek anlamına gelir. Bu müzakere ile yapılacak bir iş değildir. Zaten öyle de olmamıştır. Bu statünün korunması da aynı biçimde sağlanmak zorundadır. Bu itibarla muzaffer bir proleter devriminden söz edilmese dahi bir devrimi ifade eder. Nitekim bundan daha ileri taleplerle ortaya çıkmadığı besbelli olan Paris Komünü de öyle bir devrimdir ki tasfiyesi için büyük ve kanlı bir karşı devrimin zorunlu olması tesadüf değildir.

Öte yandan Rojava, Suriye devletine açık seçik başkaldırmamış olsa bile kendi silahlı kuvvetlerini oluşturmak suretiyle devletin en temel özelliği olan silah tekelini de kırmış olmaktadır. Bu da bir ayrıntı değildir.

Bu itibarla Rojava kantonlarının özerkliklerini ilan edişi sadece “de facto” olarak bir alan hakimiyeti sağlanmasından ibaret değildir. Aynı zamanda Suriye’nin yeniden şekillenmesi kertesine gelindiğinde bunun nasıl olacağına dair bazı korkulukların önceden çizilmiş olduğuna da işaret eder. Her halükarda halihazırdaki şoven ve gerici Suriye Anayasa’sının aynen kalamayacağını en net biçimde ilan eden işaretlerden biridir.

Bu itibarla her ne kadar Rojava Sözleşmesi bir ulusal kurtuluş bildirgesi mahiyeti taşımıyorsa da Suriye devleti, bütün etnik ve dini toplulukları Arap ulusunun bir parçası sayıp İslam içtihadını yasama için temel kaynak kabul etmekteyken; Rojavanın özerk kantonlarında bütün etnik ve mezhep kimlikleri adlarıyla, dilleri ve kültürleriyle anılmaya başlanmıştır.

Keza Suriye’nin siyasi ve toplumsal hayatında kendilerine nadiren yer bulabilen kadınları bilhassa genç kadınları seferber ederek hayata siyasal mücadele üzerinden davet eden bu deneyimin sadece bu kadarıyla bile; Suriye çerçevesinde merkezi iktidarı hedefleyip devirmeye yönelmemiş olsa bile kısmi reformlardan ibaret olmayıp mevcut anayasal rejimi yok sayan bir gelişme olarak görülmesi gerekirdi. Bu itibarla bir devrim olarak anılmayı hak eder ve öyle kabul edilip savunulması gerekir. Bilhassa böyle anıldıkça bir devrim dalgasına yol açması ve Bolşevik nitelikte bir devrimci önderlik ihtiyacının belirginleşmesine hizmet etmesi dahi açımızdan başlı başına önemli bir husustu.

Her ne kadar Rojava Toplum Sözleşmesi’nde “devrim” sözcüğü geçmiyorsa da bu metnin asıl unsuru Rojava Devrimi ve Rojava halklarının silahlı mücadelesiyle ağır bedeller pahasına elde ettiği mevzidir. Yani Batı Kürdistan toplumsal sözleşmesi oluşudur.

Bu mevzi de elbette “Arap ulusunun ayrılmaz bir parçası olan” Suriye’nin BAAS rejimiyle yönetilen devletinden alınmıştır. Kuşkusuz alındığı gibi muhafaza edilmesi zarureti vardır.

Öte yandan Rojava Devrimi, bizatihi adıyla bir ehemmiyet arz etmekteydi: Rojava Batı Kürdistan demekti ve Kürdistan’ın dört parçasında özgürlük yönelimlerini yeniden körüklemek için bile Kürdistan çağrışımı anlamlıydı.

Nitekim Güney Kürdistan’da ABD vesayeti altında ve gerici ve Kürt düşmanı Erdoğan hükümetiyle kirli ittifak ilişkileri içinde sönümlenen umutların ardından Rojava’dan yükselen bayrak; Kürdistan’ın dört parçasında olduğu gibi, Türkiye başta olmak üzere başka coğrafyalarda da  emekçi ve ezilenlerin hareketinin gelişmesine vesile olan bir gelişme oldu.

Kuşkusuz Esad yönetiminin akıbeti henüz belli değildir ve bu belli olana ve Şam’da yeni bir merkezi hükümet kuruluncaya kadar Rojava’daki fiili durumun süreceği bellidir. Ama önünde sonunda bir devrimle elde edilen mevzilerin, ya bu devrimin sürdürülmesiyle korunmasının yahut bir karşı devrimle geri alınmasının sorgulanacağı dönemeç gelecektir.

Karşı Devrim Nasıl Olur?

Karşı devrim ekseri bir askeri karşı saldırı olarak algılanır. Halihazırdaki güçler dengesinde Rojava’da başarı kazanma şansı olan böyle bir saldırı pek ihtimal dahilinde olmasa gerektir. Ne var ki karşı devrime giden farklı yollar da vardır ve bunlardan en tehlikelisi oportünizmin içerden yürüteceği sinsi saldırılardır.

Mevcut durumda Rojava devriminin Batı Kürdistan anlamına gelmesinin yanı sıra ve onun kadar önemli kazanımlarından biri de bağımsız askeri kuvvetlere sahip olmasıdır.  Bugün bu kuvvetler ABD emperyalizminin desteğiyle ve onun yedeğinde ABD planlarının uygulanması doğrultusunda kullanılmaktadır. ABD’nin Kürtlere ilişkin planları arasında da şovenist akımların tekrar tekrar dillendirdikleri gibi bağımsız bir Kürdistan kurma hedefi olmadığında kuşku olmamalıdır.

Kaldı ki ABD’nin Orta Doğu’ya ve Kürtlere yönelik planlarının neye benzeyeceğini tasavvur etmek için Suriye’deki iç savaşın bitmesini beklemeye gerek yoktur. ABD Sevr’den Lozan’a giderken olduğu gibi büyük ya da küçük bir bağımsız Kürdistan devletinden ziyade Orta Doğu’daki devletlerin bünyesinde daima istikrarsızlık kaynağı olabilecek bir unsur olarak Kürtlerin yer almasından yana olması daha kuvvetli ihtimaldir.

Nitekim YPG/PYD’nin en ağırlıklı güç olarak içinde yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (HSD) hali hazırda ABD emperyalizminin Suriye’deki hedefleri doğrultusunda savaştırılmaktadır.

Bu nedenle de Rojava toplum sözleşmesinin ilanının üzerinden iki yıl geçmemişken «Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Kurucu Meclisi»nin yeni «bir toplumsal sözleşmeyi» benimseyip yayımlaması tesadüf olarak görülemez.

Kimi yönleriyle 2014 toplumsal sözleşmesini detaylandırıp açan ve daha kapsamlı olan bu sözleşmenin en önemli farkı Rojava sözleşmesi yerine  “Bu belge Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun Toplum Sözleşmesi’dir.” denmesidir. Dibacesi de “… Ulus-Devletin; Kürdistan’ı, Mezopotamya‘yı ve Suriye’yi Orta Doğu’da günümüzde hüküm süren kaosun merkezi haline getirdiğini ve halklarımızın karşı karşıya bulunduğu korkunç bunalımlarla trajedilerin kaynağında ulus-devletin bulunduğunu kabul ediyoruz.” sözleriyle başlamaktadır.

Yapısı itibariyle önceki “toplum sözleşmesinden” daha ayrıntılı ve gelişkin bir anayasa metnini andıran bu belgenin öncekinden en önemli farkı Rojava’yı, Kürdistan’ın değil Suriye’nin bir parçası olarak tarif etmesidir.

Hem YPG ile ABD ilişkisi hem de bu yeni sözleşme, bu tür sert manevralara çoktandır alışkın olan PKK ve ilişkili örgütlerin militan ve taraftarları için belki sarsıcı bir sorun teşkil etmeyebilir. Ama hiç değilse Rojava Devrimi’ne destek amacıyla hareket eden yahut bu devrimi destekleyen başka akımlardan militanlar için bu tür manevralar aynı kolaylıkla sindirilebilecek gelişmeler olmasa gerektir.

Zira bugüne kadar enternasyonalizm adına Rojava Devrimi’ne destek olma ve katılma tutumlarını savunan pek çok akım ve gönüllü, bir yandan da emperyalizm karşıtı olma sıfatını taşımaktadır. ABD emperyalizmi ile ilişkiler konusu nedeniyle bu kesimler şimdiden müşkül bir durumdadır ve derin bir kafa karışıklığının eşiğindedirler. Öte yandan yaygın ve egemen enternasyonalizm anlayışı çerçevesinde “Rojava Devrimi’ne katkı sunmak” yahut “Rojava Devrimi’ni savunmak” için oraya savaşmaya gitmek bir biçimde savunulabilir. Ama böyle izah edilebilir bir tutum olsa da aynı şeyleri “Kuzey Suriye Federasyonu” için yapmanın henüz icat edilmiş bir kılıfı yoktur.

Rojava’dan Kuzey Suriye Federasyonuna geçiş sadece bir isim değişikliğinden ibaret bir değişim değildir. Esasen Batı Kürdistan anlamına gelen Rojava’nın bir redaksiyon gibi Kuzey Suriye yapılması küçük bir ayrıntı değildir.

Kuşkusuz siyasal mücadelede ileri doğru (Rojava Devrimi’nde olduğu gibi) hamleler olduğu gibi güçler ilişkisi vb. nedenlerden ötürü geri adım atma yahut öyle de yorumlanabilecek başka yönde adımlar atma zaruretleri de olabilir. Örneğin Rus Devrimini takiben Brest Litovsk Anlaşması’nın imzalanması, yahut savaş komünizmi uygulamalarından NEP dönemine geçilmesi gibi…

Bu tür adımlar meşrudur. Ne var ki bu meşruiyetin koşulu, geri adım atıldığının yahut atılan adımın ne yönde olduğunun açık seçik beyanıdır. Aksine bu zorunluluğun teorize edilmesi yahut bir teoriye uydurmak için geri adım atılması aynı anlama gelmez. Bu takdirde gerçekler kendilerini önünde sonunda dayatır. En azından komünistlerin ödevi buna işaret etmektir.

Rojava Devrimi’nin kendisi de bu gerçeklerden biridir. Rojava’nın, Kürdistan’ın Batısı olması bir gerçekliktir. Önünde sonunda Rojava’nın, Özgür ve Birleşik Kürdistan’ın bir parçası olarak gerçek yerini bulacağına komünistlerin işaret etmesi gereklidir. Hiç kuşkusuz Kürdistan’dan da bu yönde tutumları temsil eden devrimciler, komünistler çıkacaktır. Zira bu dava uğruna savaşmaya ve ömrünü feda etmeye hazır devrimciler Kürdistan’dan çıkmayacak ise başka yerden çıkacağından da şüphe etmek gerekir.

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıldönümünü, yüz yıl önce Bolşeviklerin sahip olduğu umut ve azimle karşılamaya hazırlanan komünistler bu tür şüphe ve istifhamlara kapılanlardan olmadıkları gibi bu tür evhamlı unsurların üzerine gitmeyi de ödev saymalıdır.

 

Kürdistan Referandumu

Rojava Devrimi herkesi olduğu gibi Güneyli Kürtleri de şaşırttı. YPG’nin PYD dışındaki Kürt örgüt ve gruplarının devrime ancak kendi komutası altında katılabileceklerini dayatması üzerine devrime aktif bir güç olarak katılmama kararı verdiler. Oysa kendileri de Güney Kürdistan’da benzer bir dışlayıcı tutumu sürdürmekteydiler. Bu durum üzerine Erdoğan ve T.C., Kürtler arasındaki bu anlaşmazlığı kendi lehine kullanmaya yöneldi. Öyle ki Rojava kantonlarının özerklik ilanını takiben IŞİD’in saldırılarına ve T.C.’nin tehditlerine maruz kalarak Güney’e sığınmaya yönelen Kürtlere, KDP sınırlarını kapattı.

Daha sonra IŞİD’in T.C. destekli Kobane kuşatmasının boşa çıkması ve Kobane’nin kurtarılmasını takiben Şengal’deki IŞİD saldırısının püskürtülmesinde PKK gerillaları ile Peşmerge’nin yan yana gelmesi ile KDP’nin bu tutumu gevşedi. Erdoğan ve T.C.’nin Barzani üzerindeki baskısı da giderek etkisiz hale gelmeye başladı.

Tersine Barzani, desteğine muhtaç Türkiye karşısında daha ısrarlı bir tutum almaya yöneldi. Ankara’ya çekilen Kürdistan Bayrağı kriziyle AKP-MHP ittifakını zedeleyen bir etki yarattı. Bunun ardından KDP’nin son hamlesi geldi; KDP, Irak Kürdistan Federe Devleti’nin ayrılma hakkını referanduma götüreceğini açıkladı. Bu kararın ilanı AKP-MHP ittifakının duvarlarında bir gedik daha açacaktı. Yahut Erdoğan’ın hem MHP desteğini korumaya devam edip hem de KDP’yi gerici emelleri için kullanmasının koşullarını büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

Bununla birlikte sonucunun bağımsızlıktan yana olacağı konusunda kuşku duyulmayan bu referandum girişimi esasen Kürdistan’daki gelişmeler karşısında KDP’nin, konumunu korumak için bir manevrası olarak görülmelidir. Bir yandan Rojava Devrimi’nin Başur’da (Güney Kürdistan’da) yarattığı etkiyi nötralize etmek, diğer yandan da PKK’nin ulusal kongre girişimlerine karşı bir denge oluşturmak üzere başvurduğu bir taktik hamle olarak görülmelidir. Bu aynı zamanda Rojava Devrimi’nin Başur üzerinde bir etki yarattığını da anlatır.

Her halükarda referandumdan bağımsızlıktan yana bir tutum çıkınca da KDP’nin bu sonucu derhal bir bağımsızlık ilanına vardıracağını düşünmemek gerekir. Büyük ihtimalle Barzani’nin bu sonucu kendi zayıflayan konumunu düzeltme ve bölgede T.C. de dahil olmak üzere muhtelif muhataplarıyla bir pazarlık kozu olarak kullanma cihetine gideceği düşünülmelidir.

Nitekim daha referandum olmadan ve yaklaşırken “Bu konuyu görüşmeye açığız.” açıklaması şaşırtıcı olmamalıdır.

Açıkçası KDP, IŞİD saldırıları karşısında baştan beri “Dil-i Kurdistan=Kürdistan’ın kalbi” dediği Kerkük’ü federe devletin sınırları içine katmıştır ve bundan geri adım atmayacağı anlaşılmaktadır. Bu dahi KDP açısından başlı başına önemli bir mevzidir ve bunu korumak kaydıyla her türlü geri adım atmayı mümkün kılabilir.

Öte yandan bilhassa Rojava özerk kantonlarının Kuzey Suriye Federasyonu’na dönüşmesiyle Kürdistan’ın batısındaki en önemli kazanımın üzeri küllenmiş olmaktadır. Bu koşullarda Barzani, bağımsızlık iddiasını ortaya atmakla yıpranan prestijini tamir etme ve ön alma niyetindedir. Bu da muhtelif muhalefet partileri karşısında elini güçlendirmektedir. Bu güçlenmeyi Kürtlerin özgürlüğü, Kürdistan’ın birlik ve bağımsızlığı yönünde kullanılacağını da hayal etmemek gerekir.

Her ne kadar ABD ve emperyalist müttefiklerinin, Irak işgaliyle birlikte başlayan süreçte Güney ve Batı Kürdistan’da önemli mevziler kazanılmış ise de bu kazanımlar oportünist önderliklerin elinde şimdiden pörsütülmüş durumdadır. Ama aynı süreçte Kürdistan’ın dört parçasında da önemli bir moral kaynağı olan nesnel dinamikleri tetiklemiş bulunmaktadır. Bugün hem Rojava Devrimi gerçekliği hem de Kürdistan’ın ikinci büyük parçasında bir bağımsızlık iradesinin ortaya çıkması; bunlar hangi yönde istismar edilip pörsütülürse pörsütülsün Kürdistan’ın her yanında ulusal devrimci dinamikleri beslemeye devam edecektir. Her halükarda geri adımların, ihanetlerin de büyük olmasını ve daha görünür hale gelmesini kaçınılmaz hale getirecektir.

Açıktır ki Kürdistan nesnel bakımdan bağımsız ve birleşik bir çözüme hiç bu kadar yaklaşmış değildir. Şu anda bir yanda Peşmerge güçleri diğer yanda da YPG/PKK kuvvetleri hesaba katıldığında Kürtler bölgenin en büyük askeri gücünü oluşturmaktadır. Her ne kadar bağımsız bir devlet statüsü elde edebilmiş olmasalar da “de facto” olarak şimdiden adı konmamış bir devletin neredeyse bütün kurumlarına sahiptirler. Bu durum hiç kuşkusuz tasfiyeci oportünist akımların iç yüzünün daha çıplak görüneceği bir tablo sunmaktadır.

Bu tablo oportünist akımların iç yüzünü çıplak biçimde sergilemeye hizmet ettiği gibi, Komünist Enternasyonal’in ulusal sorun konusundaki devrimci tutumunun değerinin de en net biçimde görüneceği bir tablodur.

Bu itibarla bu mirasın biricik savunucuları olarak KöZ platformunun bileşenleri, solun kafa karışıklığı içinde ve tasfiyeci akımların kıskacı altındaki muhtelif örgütlerinin militanları nezdinde önemli bir üstünlük ve avantaja sahip olacaklardır.

Bu nedenle de Bolşevizm’in bu değerli mirasının savunucuları olarak önümüzdeki süreçte, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin devrimci çizgisinin propagandasının yükseltilmesi önem taşımaktadır.

Her ne kadar KB Platformu, Kürdistani bir platform olmasa da aynı referanslara göre Kürt ulusal sorunu sadece Kürtlerin ve Kürdistanlıların sorunu değildir. Hatta “Başkasını ezen ulus, özgür olamaz.” ilkesi gereği Kürdistan’ın özgürleşmesi, dört parça halinde tutsak edildiği ülkelerin ezen ulusunun özgürlüğünün koşuludur da.

Bu özgürlüğe giden yolun açılması için olmazsa olmaz koşul da Komünist Enternasyonal’in mirasına sahip çıkan bir Komünist Parti’nin yaratılmasıdır. Bu nedenle Orta Doğu’nun hali hazır nesnel durumu ve bu duruma damga vuran Kürdistan sorununun devrimci çözümünün anahtarı, komünistlerin elinde olacaktır. KöZ’ün öncelikli ödev olarak benimsediği ödevin aynı zamanda bölgedeki ve dolayısıyla Türkiye’deki devrimcilerin de gündeminin en önemli maddelerinden biri olacağı açıktır.

Bu itibarla bu konuda Bolşevizm’in temel çizgisinin propagandası özel bir önem kazanacaktır. Aynı zamanda da önünü görebilmek için mirasçısı olduğumuz devrimci görüşlere ihtiyacı olan ve komünistlerin sorumluluğunu paylaşmak üzere öne çıkacak militanların artacağı bir dönem olacaktır.

Tasfiyeci karanlığın en yoğun olduğu dönemler aynı zamanda Bolşevizm’in yıldızının en parlak olması gereken dönemlerdir.