18 Haziran Söyleşi Notları

GEZİ’NİN 4. YILINDA YÜKSEL CADDESİ’NDEN RAKKA’YA EYLEMLER VE KOMÜNİSTLERİN TUTUMU

18 Haziran tarihinde gazete büromuzda “Gezi’nin 4. Yılında Yüksel Caddesi’nden Rakka’ya Eylemler ve Komünistlerin Tutumu” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdik. 40 kadar dinleyicinin katılımıyla gerçekleşen söyleşide Köz adına Orhan Dilber konuştu. Yoldaş, konuşmasının ilk turunda şunları söyledi:

“İçinde bulunduğumuz dönem Gezi’nin olduğu kadar 15-16 Haziran’ın da yıldönümüne denk geliyor. Ben de Gezi’ye olduğu kadar 15-16 Haziran’a da değinmeye çalışacağım.

Özellikle Rakka’da öncelikle Ulaş’ın sonra da Ayşe Deniz’in düşmesiyle birlikte Gezi ile Rakka arasında bağ kurma çabaları arttı. Ancak bu ilişkiyi net olarak kuranlar olmadı. Gezi çapında bir ayaklanmayı ilk olarak 1970 yılında, 15-16 Haziran’da görmüştük. Fakat Gezi olduğunda bu ayaklanmayı 1970 yılında gerçekleşen ayaklanmadan da daha büyük bir ayaklanma olarak gördük. 1970 yılında gerçekleşen ayaklanma bilindiği gibi esas olarak sendikalarla ilgili yasa tasarısının geri çekilmesi için gerçekleşmişti ve yasa tasarısı geri çekilince ayaklanma da son buldu. Ardından 12 Eylül ile birlikte söz konusu yasa içerik itibariyle yürürlüğe girmiş oldu. Ancak Gezi daha yaygın ve daha kalabalık olarak gerçekleşti. Sonuçta her iki ayaklanmanın da yığınları harekete geçirmek bakımından başarılı ayaklanmalar oldukları tespiti yapılabilir.

Ancak her iki ayaklanma bakımından da sonrasında bir umutsuzluk ortaya çıktığına da değinilmelidir. 15-16 Haziran konusunda ise üzerinden atlanan esas husus başkadır. Yaratılan efsanelerden farklı olarak 15-16 Haziran’ın hükümetin gerici yasaklarına karşı işçilerin kendiliğinden sokağa çıktıkları eylemler olmadıklarını değişik vesilelerle vurguladık. 15-16 Haziran’ı esasen, 46lardan beri yaratılmaya çalışılan devlete bağlı sendikalara karşın ve 61 Anayasası’nın hemen akabinde gerçekleşen, Ecevit’i de meşhur çalışma yasasını yapmaya iten yoğun eylemliliklerin bir sonucu olarak görmek gerekir. Bu eylemlilikler özel sektör olarak anılan büyük işyerlerinde sendikalaşma maksadıyla gerçekleşen eylemlerdi. Bu eylemlerin ve bunlarla birlikte DİSK’in tasfiye edilmesi çabası karşısında söz konusu ayaklanma gerçekleşmiştir.

15-16 Haziran’ın DİSK yöneticilerinin hareketi frenlemek için muhtelif girişimlerine rağmen gerçekleşmiş olduğu da vurgulanmalıdır. DİSK yöneticileri İzmit’ten, Sakarya’dan gelen işçileri görünce Trakya bölgesine kaçtılar. Neticede Yoğurtçu Parkı civarında yoğunlaşan eylemlerde jandarmalarla işçiler arasında çıkan çatışmalarda 4 işçi ve 1 jandarma öldü.

O dönemlerde boğaz köprüleri yoktu ve yakalar arası geçişler yalnız feribotla gerçekleşiyordu. O dönemki Ankara yolundan başlayarak Kadıköy’e kadar tüm fabrikalardaki işçileri toplayarak gerçekleşen bir eylemden bahsediyoruz. Nihayette bu işçiler Avrupa ve Anadolu yakası arasında geçişi sağlayamadılar ve ayaklanma sona erdi.

15-16 Haziran 150.000 işçinin katıldığı ve günlerce süren ve hükümetin düşmesine de zemin hazırlayan bir eylem olarak gerçekleşti. 15-16 Haziran genel olarak kendiliğinden gerçekleşen bir hareket olarak nitelendirilir ve bu söylem palavradır. Böyle bir söylemin var olmasının sebebi esas olarak o dönemin resmi işçi örgütlerinin bu hareketin önünde değil tam tersi karşısında yer almış olmalarıdır. Bu eylemin esas örgütleyici ve önderleri ise bir kısmı TİP’in içerisinde yer alan, ancak daha sonra büyük çoğunluğu buradan ayrılıp başta Dev-Genç olmak üzere muhtelif hareketlerde yer alacak olan bir sol kuşaktır. Bu kuşak Doğu yürüyüşlerini yaratan Paşabahçe Grevlerinde yer alan, sınıf mücadelesinin farklı veçhelerinde yer alan ve bunları birleştirmeyi murat eden yeni bir kuşaktır. Zaten Dev-Genç de bir öğrenci hareketi değildir ve bu sonradan yaratılmış bir efsanedir. Bu örgütün önder kadroları da zaten Sivas’ta, Nurhak’ta, Kızıldere’de düştüler. Bu kuşağın son atılımını gerçekleştiren Kaypakkayalar da biliyoruz ki Vartınik’ten Siverek’e kadar olan bölgede mücadelelerini sürdürdüler. Bu itibarla bunlar gençlik önderleri olarak nitelenemeyecek, Suphiler’in ardından Türkiye’de düzen sınırlarının dışında yer alan ilk atılımı gerçekleştiren devrimci kadrolardır. Örneğin 15-16 Haziran günlerinde Alibeyköy civarındaki hareketi yaratanların başında Yusuf Küpeli ve sonradan Parti Cephe ile ilişkilenecek pek çok başka militan vardı. Öte yandan Pirelli’den Pet-Kimden başlayan hareketin içerisinde de yine bunun gibi o dönem Dev-Genç’li olan ve sonradan buradan ayrılacak unsurlar vardı. Böyle bakıldığında bu kadroların kendileri dahi bu bağı kurmak istemeseler de bu işin ardında hangi devrimci dinamiklerin bulunduğu açıktır. Neticede bu hareketin içerisinde yer alan unsurların bir kısmı şehirlerde gerçekleşip gerçekleşebilecek en büyük eylemin bu olduğu kanaatine varıp, bunun da başarısız olmasıyla dağlara çıkmaya yönelirken, diğer bir kısım da ihtiyacın illegal bir devrimci parti olduğu fikrine vararak TKP’ye yöneldi. Zaten bu kuşak ardından TKP yönetiminin değişmesinde de rol oynayacaktır.

Böyle baktığımızda bizim Gezi’yi ve sonrasını anlayabilmek için Gezi’yi benzettiğimiz diğer ayaklanmayı, bu ayaklanmada öne çıkan unsurların davranışlarını da anlayarak başlamamız gerekmektedir. Zira Rojava’ya gidenlerin ve orada savaşıp düşenlerin de büyük çoğunluğunu Gezi’de en öne çıkan unsurlar oluşturuyor. Nasıl ki o dönem 15-16 Haziran’ları yaratanlar sonradan dağa çıktılarsa, Gezi’yi yaratanlar da sonuçta gerillacılık çizgisine varmışlardır. Zaten o zamandan beri devrimcilik vurgusu hep böyle anlaşılmış ve silahlı mücadeleyi gerillacılığa indirgeyen tutumlar galebe çalmış, o gün de bugün de bu kadrolar “bu iş yapılacaksa böyle yapılır” çizgisine varmışlardır. Gerilla stratejisiyle hesaplaşılamaması, Bolşeviklerin ayaklanma stratejisinin tarih öncesinde kalmış bir strateji olduğu fikrinin kaynakları da buralardadır.

Öte yandan Yüksel Caddesi’ndeki eylemleri de düzen sınırları içerisinde eylemler olarak görenler olduğu gibi, tam da bu yüzden bu eylemlere hükümetin müdahalesini “hukuk dışı”, “insan haklarına aykırı” türünden kavramlarla niteleyenler de az değildir. Bunlar örneğin Veli Saçılık’ı da bir kolu eksik olduğu için Rojava’ya gidemeyen, o yüzden de Ankara’da boş işler yapan biri olarak niteleyebilirler. Halbuki görünen ve görünmesi gereken odur ki, Rojava’ya gitmeyi tek yol olarak görenler olduğu gibi Yüksel’deki eylemleri sürdüren kararlı bir kuşak da mevcuttur. Zaten bugüne kadar yaşananlar karşısında yerinden dahi kıpırdamamış olan Kemal Kılıçdaroğlu birden bire eline bir pankart alıp yürümeye başlamışsa bunun da niyeti Yüksel’deki eylemlerin önünü kesmektir. Bu yüzden de dikkat edin; Tayyip Erdoğan dün hemen tehditlerine başladı. Zira Erdoğan da Gezi’yi hatırlıyor ve bu eylemlerden böyle bir yeni dalganın ortaya çıkması korkusunu taşıyor. Çünkü Gezi de ağaçların kesiliyor olması dolayısıyla değil; hükümeti geriletmek hedefiyle başlamış ve zaten o günlerden sonra pek çok ağaç kesilmeye devam etmiş olmasına karşın bir ikinci Gezi başlamamıştır. Başka bir deyişle Gezi de bir siyasal mücadeledir. Bunu asla aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Zira Gezi’ye ağaç yüzünden çıkmış bir ayaklanma olarak bakanlar, 15-16 Haziran’a da sendikal eylemler olarak bakanlardır. O gün de bugün de “bunlar kendiliğinden eylemlerdir, siyaset böyle yapılmaz, devrimciliğin araçları farklıdır” diyenler, farklı biçimlerde de olsa kendilerini göstermektedirler.

Şu anda Suriye Demokratik Güçleri’nin Rakka’da yürüttükleri operasyon devam etmektedir. Rojava Devrimi’nin gerçekleştiğini ilk gören akımlardan biri de Köz’dür. İlk anda bunun 1917 Ekim Devrimi’ne benzemediğini belirtmekle birlikte burada yaşananın bir devrim olduğunu da tespit etmiştik. Bu devrimin yaşandığı topraklara da devrimin gerçekleşmesinden bugüne kadar farklı ülkelerin devrimcileri tarafından pek çok iltica gerçekleştirildi. Başka bir devrim stratejisinin olmadığının varsayıldığı bir düzlemde de kendini devrimci olarak addeden herhangi birinin de Rojava’ya savaşçı olarak gitmesi çok doğaldır ve yapılması gereken de tabi ki bu devrimin saflarında karşı devrime karşı savaşmaktır. Bunun teorisine çok da girmenin anlamı yoktur, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler bize “kalkın Rojava’ya gidin” demektedir. Ken Loach’un filmine bakın, size bunu anlatır. Enternasyonalist tavır bu olarak pazarlanmaktadır. Bu anlayış Troçkist saflarda da Stalin taraftarları saflarında da, Anarşist saflarda da yaygındır. İspanya İç Savaşı’nın yaşandığı yıllarda da Dünya’nın bütün devrimci birikimi İspanya İç Savaşı’nda düşmüştür.

Peki Enternasyonalizm bu mudur? Yahut Komintern’in çizdiği enternasyonalizm böyle midir? Bugün Rojava’ya gitmek devrimcilik midir yoksa ileri doğru kaçışın biçimlerinden biri midir? Üstelik bu tavır dünyanın bütün tasfiyecileri bakımından da ayakta alkışlanmaktadır. Bu kişilerin kahraman olduklarına şüphe yoktur. Ancak bugün gereken uzun zamandan beridir kahramanlar değildir. Bize gereken bir kahramanlar örgütüdür.

Bakın Gandhi Kemal adalet yürüyüşüne başlarken kontrollü darbe lafları ediyor. Peki kontrollü darbeyi Tayyip Erdoğan mı icat etti? Örneğin 11 Eylül gerçekleşirken MOSSAD “Biz 11 Eylül’den 3 ay önce istihbarat vermiştik” dedi. Zaten 11 Eylül’de de 3 tane uçak varken yalnız Pentagon’a giden durdurulmuştur.

Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşü yapıyor. Neden bunu yapıyor ve neden bunu yaparken eline tek bir kelime alıyor. Neden Gezi’deki gibi hedefini açık seçik belirtmiyor? Çünkü burjuvazinin ana muhalefeti olarak onun görevi odur. Bir daha Gezi benzeri hareketlerin oluşmasının önü kesilmek isteniyor. Herkes de bu hareketi destekliyor. Desteklemek, katılmak gerekir. Ancak bu söylediklerimizi bilmeden desteklerseniz, hükümetin alaşağı edilmesinin önünü kesmiş olursunuz.

IŞİD belası ortadayken önce Rojava üzerinden, şimdi de Rakka üzerinden yürüyen mücadele bakımından buraları beslemek için yapılması gereken esas şey oralara bizzat gitmek değil, saray iktidarını alaşağı etmek için buradan mücadele etmektir. Esas enternasyonalizm de herkesin kendi bulundukları yerde yer alan burjuva diktatörlüklerinin yıkılması için seferber olmasıdır.

Ben 15-16 Haziran yaşanırken lisedeydim. Ancak bugün devrimcilik yapan kuşak bu olayların hiçbirine şahit olmadılar. Bugün bu kuşakların bu deneyimleri bizzat yaşamaları, bunlara şahit olmaları önemlidir. Bu deneyimleri değerlendirirken buralara şu ya da bu şekilde bulaşmış unsurların buralarda yer almaları ve komünistlerin birliği yolunda sorumluluk alarak örgütlenmelerini bekliyoruz.”

SORULAR:

  1. Adalet eylemlerine nasıl ve neden katılmalıyız?
  2. Türkiye’de hiç imkan yok mu? Devrimcilik yapma içim illa Rojava’ya mı gidilmeli? Yoksa yaratılamaz mı?
  3. Adalet yürüyüşüne AKP neden karşı çıkıyor? Madem ki AKP’nin ve devletin işine yarıyor?
  4. Katar meselesi biraz daha açılabilir mi?
  5. 15-16 Haziran’ı anlatırken kendiliğinden olmadığını söyledin, peki 15-16 Haziran’ın yaşanmasının 71 devrimci kopuşuna etkisi ne olmuştur?
  6. Adalet yürüyüşünü talihsiz bir şey olarak nitelendirdin. Bu nasıl bir fırsata dönüşür?
  7. Ekim Devrimi’nin 100. Yıldönümünü yaşıyoruz. Daha önceki yıllarda buna ilişkin çok değinmeyen kesimler bile Ekim Devrimi’nden bahsediyor. Bunu nasıl değerlendirebiliriz?
  8. Nuriye ve Semih’in eylemleri ile Veli Saçılık’ın eylemleri arasında fark var. Acaba Nuriye ve Semih’in eylemleri de kitlelerin kendi talepleri üzerinden örgütlenmelerinin önünü kesme amacını taşımıyor mu?
  9. ÖDP ve Halkevleri CHP ile taban olarak ortak oldukları için bu Adalet Yürüyüşü’ne dört elle sarıldılar. Biz bunlarla yerelde nasıl ortaklaşırız?
  10. Rejim krizinin derinleştiği ve AKP’nin gerilediği dönemde AKP’nin dışarıda da tecrit edildiği bir süreçte Gandhi Kemal mi devreye sokulmak isteniyor?
  11. Kontrollü darbe ne demektir? Açabilir misin?
  12. Adalet eylemleri solun büyük bölümünü yedekliyor. Biz bu eylemlere nasıl müdahale edebiliriz?
  13. Uzun zamandır cemaatle bir biçimde teması olan kanallar bakımından ve özellikle CHP tarafından kontrollü darbe tespitleri yapılıyor. Tam olarak aynı biçimde bir kontrollü darbeden bahsedilmesi Erdoğan’ın devlet içerisinde müthiş bir operasyon kabiliyetinin olduğu anlamı taşımaz mı ve bu bizim tespitlerimizle çelişmez mi?

İkinci tur konuşmasında yoldaş şunlardan bahsetti:

“Önce Ekim Devrimi’ne ilişkin sorudan başlayalım. Gerçekten geçmişte Ekim Devrimi’ni anmayan akımlar da 100. Yıl vesilesiyle bundan bahseder oldular. Bizim bunlarla aramızdaki temel fark; bizim bu devrimi 99. Yılda da 101. Yılda da anacak olmamızdır. Burada biz, şaka değil, çok iddialı bir şey söylüyoruz: Ekim Devrimi’nde somutlanan devrim stratejisini benimseyen tek akımız. Bugün izlenmesi gereken stratejinin bu olduğundan bahsediyoruz. Başka türlü devrim stratejileri her dönemde var oldular. Devrimci bir stratejinin gerekli olmadığını iddia edenlerin yanında bu ihtiyacı hissedenler de yüzlerini Ekim Devrimi’ne dönmüş değildir. Demin bahsi geçen Mahir’ler de böyledir. Özellikle Komintern’in 5. Kongresiyle birlikte farklı ekonomik gelişmişlik düzeylerindeki ülkelerde farklı devrim stratejileri benimsenebilir anlayışı da yerleşince, Ekim Devrimi tarihsel bir olgu olarak yerini aldı. Bu devrime damga vuran strateji ve bu stratejinin temel yapıtaşı olan devrimci parti anlayışını savunan hiçbir akım yoktur. Biz bunu yüzüncü yılda da vurguladık, daha önce de daha sonra da vurgulamaya devam edeceğiz. Biz Rakka meselesi dolayısıyla da, Yüksel’deki eylemler dolayısıyla da buraya damga vuran stratejiyi hatırlarız. Bu gündemi şimdilik atlayalım, zaten 7 Kasım yaklaşırken bu meseleyi daha enine boyuna tartışacağız.

Katar krizinin tam olarak ne olduğuna ve nereden çıktığına dair rivayetler muhteliftir. Bu krizin çıkmasına sebep olan Trump yönetiminin tavrı da zaten çelişiktir. Bu kargaşada bizim için önemli olan esas şudur ki; Katar krizi Türkiye’yi Katar’dan daha çok ilgilendirmiştir. Zira 15 yıldır Türkiye’ye giren sıcak paranın büyük bölümü Katar’dan gelmektedir. Türkiye ile Katar’ın ilişkisi sadece dövizden ibaret de değildir. Bunların İhvan ile, Müslüman Kardeşler ile, İran ile ilişkileri de benzerdir. Ancak Katar’ın Dünya’daki yeri ve ilişkileri ile Türkiye’nin Dünya’daki yeri ve ilişkileri arasındaki ilişkileri üzerindeki benzerlikten ziyade Tayyip Erdoğan’ın Katar ile şahsi ilişkileri incelenmelidir. Türkiye’nin bu krizle ilişkisi Tayyip Erdoğan’ın iktidarı bitince biter.

Rakka meselesine geri dönelim: Komintern’in tarif ettiği enternasyonalizm ile Kobane üzerinden gündeme gelen meselelere bakıldığında şu hatırlansa yeterlidir: Acaba IŞİD ile mücadele bakımından Türkiye’de yürütülmüş 6-8 Ekim eylemleri mi, yoksa Kobane’ye giden militanların varlığı mı daha etkin olmuştur? Şüphesiz bu eylemler Tayyip Erdoğan’ı ve Türkiye’yi çok daha derinden etkilemiştir. Esasında Rojava’daki karşı devrime vurulacak en büyük darbe Türkiye’de belli metropollerde yürütülecek büyük ve etkili eylemler vesilesiyle mümkündür. Türkiye’de Ortadoğu’daki gerici eylemlerin önünün kesilmesini sağlamanın bütün koşulları mevcuttur. Türkiye devrimcilerin en örgütlü olduğu ülkelerin başında gelmektedir. Kuzey Kürdistan Kürdistan’ın 4 parçası arasında Kürtlerin en dinamik kesiminin yaşadığı parçadır. Ortadoğu’daki kilit Türkiye’den kırılır, bu düğüm buradan çözülür. Biz bu topraklarda, Mustafa Suphi’lerin, Erzincan Şuralarının, 15-16 Haziran’ların yaşadığı ve yaşandığı topraklarda yaşıyoruz. Bu yönüyle sorumluluklarımız çok ağırdır. Ortadoğu’daki krizi çözecek olanlar da biziz. Bu yönüyle Dünya’nın herhangi bir bölgesinde bir takım analizler yapan yorumculardan farklıyız.

Bu tespitleri yapıp Rojava’ya gitmek lazımdır demek için bambaşka bir devrimcilik anlayışı bulunması gerekir. Burada imkan falan yaratmanın da lüzumu yoktur. Yaratılması gereken alet çok açık ve net olarak bizim tarafımızdan tarif edilmiştir.

15-16 Haziran ile 71 kopuşu arasındaki ilişki, uzun uzadıya değinmiş olmamıza rağmen yeniden soruldu, bunlara tekrar değinmeyeceğiz. Ancak şu söylenmelidir ki, 70’li yıllarda Mahirlerin peşinden gidenlerin sayısı 60lı yıllarda ortaya çıkanların yüzlerce katıdır. Bu ne anlama geliyor? Demek ki bu işler şehirde olmuyor dağa çıkalım fikri sonradan yaygınlaştırılıp yerleştirildi. Zaten kendisini sonradan bunların devamcısı olarak niteleyenlerin hiçbiri de işe Nurhak’a çıkarak, Şarkışla’ya giderek başlamadı. Dolayısıyla bu devrimci çıkış yıllarında tasfiyeciliğe yöneliş şimdilerden bile daha fazla idi.

Adalet yürüyüşü meselesine gelelim: “Mademki adalet yürüyüşü AKP’nin işine yarıyor, o zaman niye buna karşı çıkılıyor?” diye bir soru gelmişti. Tersi vazediliyor olsa da AKP ile devlet aynı şeyler değildir. Adalet yürüyüşü AKP’ye karşı bir yürüyüştür. Devlete karşı değildir. CHP de AKP’nin karşıtı değil yedeğidir. Adalet yürüyüşü de devletle karşı karşıya gelmeden AKP ile hesaplaşma niyetini güdüyor olduğundan AKP’yi alaşağı edemeyecektir. Bu eylemin gerçek anlamda siyasi bir eylem haline gelmesine engel olacak olan da öncelikle CHP’dir. Buna yol boyunca birilerinin katılmaması ve bunun 15-16 Haziran gibi bir yürüyüş haline gelmemesi için AKP’den önce CHP engel olacaktır. Devrimciler ve HDP de bu yürüyüşe engel olmadan bu yürüyüşe katılmaktadırlar. Bu yaklaşım sürdüğü müddetçe ana muhalefet rolü oynanmayacaktır.

Bu yürüyüş başlamadan önce sabah akşam medyada Semih ve Nuriye’nin eylemleri konuşuluyordu. Ancak Veli’nin eylemi bunlardan başka ve bağımsızdır. Veli’nin orada açlık grevi yapmaması bir kolu eksik olduğundan değildir. Ve açlık grevlerine esas desteği veren eylem biçimi budur. Bizim de Kemal Kılıçdaroğlu’nu sıkıştıracağımız yer budur: “ortada Ankara’da Yüksel’de başlayıp hükümeti rahatsız eden bir eylemlilik varken bu yürüyüşü niye yaptınız?” demek gerekir. Bunu demek için de bu eylemlere katılmak gerekir. Bu işleri de Gezi’den arta kalan forumlarda, eylemliliklerde teşhir etmek, bunlara yerinde müdahale etmek gerekir.

Kontrollü darbe ismini biz takmadık. Bu ismi CHP kullandı. 15 Temmuz’da darbe yapanlar AKP tarafından tutulmuş insanlar değildir. Bunları komplo teoricilerine bırakmak gerekir. Ancak biz başka bir şey söylüyoruz: Bunlar kontrollü işlerdir ancak örneğin yapılan işi 11 Eylül’de de CIA, FBI vs. bizzat organize etmemişlerdir. Unutulmaması gereken şudur: 11 Eylül öncesinde ABD Afganistan’a çıkamıyordu, ertesi gün çıktı. Aynı şey Charlie Hebdo için de geçerlidir. Ertesi gün Fransız donanması Suriye’ye yola çıktı. Kontrolden kastımız budur. Bir işin olacağını bilerek, bundan başka maksatlar için yararlanma tutumu 11 Eylül’den beridir mevcuttur. Erdoğan’ın 15 Temmuz’da yaptığı da budur. 15 Temmuz’un önlenmesi için önceden hiçbir iş yapılmamıştır, tersinden bunlar kışkırtılmıştır. Ağustos toplantısında hepinizi ihraç edeceğiz türünden laflar da bunu gösterir. Bunu böyle söylemek de komploculuk değildir. Bu mesele olsa olsa oportünizm, yani fırsatçılık olarak adlandırılabilir. Tayyip Erdoğan’ın ilk günden “bu bize Allah’ın bir lütfudur” demesi de bunun işaretidir. CHP, Tayyip Erdoğan’ı devirmek için kontrollü darbe iddiasına dayanak ettiği bir takım belgeleri kullanmıyor, bunları AKP’yi hizaya çekmek için kullanıyor. Bu silahın bunların elinden alınması ve AKP’yi devirmek için kullanılması gerekir. Bunun için o saray yıkılacak, Tayyip Erdoğan gidecek diyen bir siyaset bulunması gerekir. Bunu yapacak parti yoktur. Bunun olmadığı yerde de Kılıçdaroğlu Abdurrahman Çelebi olur.”

Bu sözlerin ardından söyleşi sona erdi.