Şeyh Said Nakşibendi Şeyhi Olduğu için Değil…

Şeyh Said Nakşibendi Şeyhi Olduğu için Değil, Kürdistan Davasının Neferi Olduğu için İdam Edildi

16 Nisan referandumuna birkaç hafta kala, bu halk oylamasının kaderini belirleyecek merkezlerden biri olan Diyarbakır’da Erdoğan’ın mitingi için AKP tarafından asılan bir pankartta “Her Evet Şeyh Sait ve arkadaşlarına bir Fatiha’dır.” yazıyordu. Bu pankartın basına düşmesinin hemen ardından AKP’liler apar topar bu pankartı kaldırdılar. Zira böyle bir şeyin zaten Ankara’dan sonra Kerkük’e de asılan Irak Kürdistan Federe Devleti’nin bayrağı nedeniyle referandum sürecindeki başlıca ortağı olan ve kendi tabanıyla zaten sorunlu, içindeki MHP yönetimi ile AKP arasındaki ilişkileri bozacağı aşikârdı. Nitekim Bahçeli’nin “hayır”cı muhaliflerinden Sinan Oğan bu pankartı kullanmakta gecikmedi. Şeyh Sait’in adıyla anılan ayaklanmanın “laik cumhuriyete karşı irtica ayaklanması” olduğuna parmak bastıktan sonra:

“Biz de buradan diyoruz ki vereceğiniz her hayır oyu Şeyh Said zihniyetinde olanların sandıklara gömülmesine vesile olacaktır.” dedi.

HDP milletvekili Altan Tan da tartışmaya katılmakta gecikmedi:

“Şeyh Said ve arkadaşlarının Diyarbakır’ın göbeğinde Dağkapı Meydanı’ndaki mezarları 92 yıldır ailelerine teslim edilmedi. Şeyh Said’in mahkeme tutanakları 4 yıldır arşivden tasnif edildi. Latin harflerine çevrildi.7 sefer müracaat ettim, Meclis Başkanı yayınlamıyor. Şeyh Said’e ‘İngiliz ajanı’ diyen alçaklar İngilizlerle anlaşarak imparatorluğu paramparça eden ittihatçı artıklarıdır. Açıklayın tüm mahkeme belgelerini, bitsin bu soytarılık!”

Her şeye rağmen Şeyh Said etrafında bu açıklamalarla yaratılan karmaşanın sırrını çözmek için önce resmi tarih çerçevesinde “Şeyh Said” koduyla neyin kastedildiğini hatırlamak lazım.

Özellikle Şeyh Said’in adıyla anılmakta ısrar edilen 1925’teki silahlı ayaklanma ayan beyan bir Kürt ayaklanması olduğu halde daha çok bir irtica hareketi olarak gösterilmek istenir. Böylelikle bu ayaklanmanın ulusal karakteri örtbas edilirken Kemalistler ve onların kuyruğundaki solcular tarafından bu ayaklanmayı gerici bir hareket olarak gösterme kaygısı öne çıkar. Sözüm ona Marksist geçinen akımlar bakımından ise bu harekete “feodal” etiketi yapıştırılarak ezilmesinin ilerici bir mahiyet taşıdığına vurgu yapılması adettendir. Zamanın sözde TKP’sinin ve onun takipçilerinin yaptığı genellikle budur.

İşte belki de bu kaygıyla Koçgiri’den söz ederken “Ali Şer/Alişan Bey + Zarife Hanım ayaklanması” denmez. “Seyit Rıza ayaklanması” yoktur; “Dersim Olayları” vardır. İhsan Nuri Paşa önderliğinde kurulan Ağrı Kürt Cumhuriyeti hareketi adıyla sanıyla anılmaz da, ezilmesini ifade eden Zilan katliamına vurgu yapılır. Ama 1925’te Diyarbakır’ın kuşatılmasına kadar uzanan ayaklanma mutlaka ve illa ki “Şeyh Said İsyanı” olarak anılır.

Elbette Şeyh Said’in bir Nakşibendi şeyhi olduğu doğrudur. Onunla birlikte idam edilen 46 kişinin büyük çoğunluğunun şeyh ve melelerden oluştuğu da doğrudur. Hatta Şeyh Said ve arkadaşlarının jandarmayla erken bir çatışmaya girmek zorunda kaldıkları Piran’daki düğün sırasında dahi bu sıfatlarını kullanarak bağlı oldukları harekete taraftar kazanma gayretinde oldukları da bir o kadar açıktır.

Doğrusu 13 Şubat 1925 tarihinde meydana gelen bu olay resmen Şeyh Said’in adıyla anılan ayaklanmanın başlangıcı olarak kabul edilir. Kendisi de aynı hareketin önde gelen isimlerinden biri olan ve mücadelesini Şeyh Said’in idamından sonra ve Dersim ayaklanmasına kadar sürdürecek olan küçük kardeşi Şeyh Abdürrahim düğünün ev sahibidir. Bu düğün vesilesiyle çevredeki Kürt kuvvetlerinin harekete katılması amacıyla çalışma yürüttükleri de sır değildir. Zira bir süre önce örgütün kurucu liderlerinden Cibranlı Halit (Aralık 1924’te) ve Yusuf Ziya Bey (Ekim 1924’te) daha önce ele geçirilmiştiler. Azadi örgütüne sonradan katılmış olan Şeyh Said ve arkadaşları da hareketin yeniden toparlanması ve devam etmesi için gayret yürütenler arasında önde gelmekteydi. İşte bu düğünün istihbaratını alan bir jandarma birliği düğüne katılanlar arasında aranan kaçaklar bulunduğunu bahane ederek bir baskın yaparlar. Oysa neredeyse düğüne katılanların hepsi silahlı  savaşçılardır. Karşı koyarlar ve ısrarla silah kullanarak müdahale eden jandarma birliğine silahla karşılık verirler. Bir kısım kayıp veren jandarma birliği geri çekilmek zorunda kalır. Ama Şeyh Said adıyla anılacak olan ayaklanma fiilen başlamış olur. Kısa zamanda Genç ilçesini ele geçirerek başkent ilan eden hareket giderek yayılmaya başlar ve Diyarbakır’a doğru yönelir. Ne var ki Diyarbakır kuşatması başarısız olunca geri çekilmeye başlayacaktır.

Bu arada Ankara’da hükümet değişecek, Fethi Okyar’ın yerine İsmet İnönü hükümetin başına geçecektir. Önce bölgede sıkıyönetim ilanı, ardından ünlü Takriri Sükûn kanunu çıkacaktır. Takriri Sükun kanunuyla birlikte konuyla ilgisi olsun olmasın muhtelif muhalif gazeteler kapatılacak, 1 Mayıs yasaklanacak pek çok gazeteci tutuklanacaktı. Bu arada yani kurulmuş olan ve cumhuriyetin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da kapatılacaktı.

Tutuklu bulunan Azadi liderleri Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya Bey ile kardeşi Teğmen Ali Rıza ve Azadi Şırnak Sorumlusu Mele Abdurrahman 14 Nisan’da idam edildiler. Ertesi günü de Şeyh Said bir ihbar sonucu Varto yakınlarında ele geçirildi. Bu dönüm noktası artık ayaklanmanın sona erdiğinin de işareti oldu. Buna rağmen doğrudan doğruya ayaklanmayla ilişkileri olmasa da İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı tutuklanarak Diyarbakır’a getirildiler ve kısa bir yargılamanın ardından başta Seyit Abdülkadir olmak üzere beşi mayıs ayında idam edildi. Bunu 81 sanıklı Şeyh Said davası takip edecekti.

Diyarbakır Şark İstiklal Mahkemesi Başkanı CHP Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Kansu yargılanan 81 sanıktan 49’u hakkında idam hükmünü verdi (biri reşit olmadığı için diğeri de “geçmiş hizmetleri” hürmetine olmak üzere ikisinin cezası hafifletilmişti). Bu hükmün ardından Şeyh Said dahil 47 mahkumun cezası Diyarbakır Darkapı Meydanı’nda daha hüküm resmen verilmeden kurulmuş olan 47 darağacında 29 Haziran 1925’te infaz edildi.

Mahkeme kararında sanıkların “Din ve şeriatı alet ederek bağımsız bir İslam Kürt hükümeti” kurmak maksadıyla silahlı bir isyan ve ihtilal hareketine muhtelif şekil ve suretlerde katılarak birçok şehir, kasaba ve köyleri devlet ve hükümet kuvvetleriyle, kanlı ve harp halinde, çarpışmak suretiyle- zapt ve işgal eden… Diyarbakır şehrini dahi kuşattıkları…”  vurgulanmıştı.

Karardan sonra yaptığı konuşmada başkan Kansu: “Kiminiz hasis şahsi menfaatlerinize bir zümreyi alet, kiminiz ecnebi kışkırtmasını ve siyasi hırslarınızı rehber ederek hepiniz bir noktaya yani müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz.” diyecekti.

Açıkçası hala MGK özel arşivinde kilit altında tutulmaya devam eden belgelerin daha açık biçimde tanıklık edeceği gibi resmî tarih tarafından “Şeyh Said irtica hareketi” diye geçen ve kemalizmin kuyrukçusu sol akımlar tarafından da uzun süre böyle anılan hareket aslında Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin önemli dönemeçlerinden birini oluşturmaktadır.

Şeyh Said’in bu hareketin lideri olduğu da bir safsatadır. Zaten kendisi de mahkeme karşısında “bu hareketin başında ya da arkasında değil içindeyim” diyerek doğruyu söylemiştir.

İşin doğrusu Şeyh Said’in içinde olduğu asıl hareket kendisi ve birçok yoldaşının yakalanıp idam edilmesiyle sonuçlanan çatışma ve ayaklanmadan önce bastırılmıştır.

Şeyh Said’in “içindeyim” dediği hareket daha çok Azadi diye bilinen Kürdistan İstiklal Cemiyeti’dir ve Şeyh Said’in bu hareketin başında olduğu doğru olmadığı gibi kurucuları arasında bile olmadığının altı çizilmelidir.

Azadi (Kürdistan İstiklal Cemiyeti) örgütünün 1922 yılında Erzurum’da, Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey, Doktor Fuat Bey,Tayip Ali Bey, Kemal Fevzi Bey ve Cemil Paşazade’nin önderliğinde kurulduğu biliniyor.

Henüz Lozan’da çizilecek olan sınırlar kesinleşmiş olmamakla birlikte Azadi’nin özellikle bugün Kuzey Kürdistan’ın birçok şehrinde şubeler kurarak örgütlenmeye çalıştığı da biliniyor. Kürdistan İstiklal Cemiyeti’nin hedefinin silahlı bir ayaklanma ile Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilmesi olduğu da açık seçik bilinir. Örgütün en genel hatlarıyla bir “devrimciler örgütü” diye anılabilecek yasadışı bir devrimci örgüt olmak üzere tasarlandığı da söylenebilir. Bu örgütün kuruluşunda Şeyh Said yer almasa da 1924 yılında yapılan ilk kongresinde delegeler arasında Şeyh Said’in yer aldığı da bir olgudur.

Bu kongrede Kürdistan’da silahlı bir ayaklanmayı başlatmak için gerekli hazırlıkları yapacak, komisyonlar kurulmasına karar verildiği de biliniyor. Şeyh Said’in 13 Şubat 1925’te Piran’da bir düğün sırasında silahlı arkadaşları ile birlikte yaklaşan Newroz’da başlatılması planlanan ayaklanmanın hazırlıkları çerçevesinde bir araya gelişleri de tastamam bu faaliyetler çerçevesinde olmuştur. Bugün artık jandarmanın o düğüne müdahalesinin planlı olduğu ve hazırlanan ayaklanmaya erken doğum yaptırmak üzere bir tertip olduğu pek çok yorumcunun üzerinde birleştiği bir husustur.

Bu “erken doğum” esasen Şeyh Said’in zoraki önderliği altında ve askeri organizasyondan yoksun bir ayaklanma olmasına yol açmış ve yenilgiyle sonuçlanmasında da belirleyici olmuştur.

Oysa Azadi örgütü çalışmalarına özellikle askeriye içindeki Kürt subayları kazanarak başlamıştı. 1924 yılında Nasturi isyanı çıkmış ve isyanı bastırmaya giden 18. alayın içinde Azadi örgütü üyeleri içinde daha sonra Ağrı Kürt Cumhuriyeti’nin kuruluşuna önderlik edecek olan Hoybun örgütünün de lideri olacak olan Yüzbaşı İhsan Nuri, Yusuf Ziya Bey’in kardeşi Teğmen Rıza ve birçok asker kökenli Kürt yurtsever vardı. Özellikle Azadi hareketinin bastırılmasından sonra Ağrı Kürt Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanacak olan deneyim bunun kanıtıdır. Zira bu örnekte İhsan Nuri çok daha küçük bir kuvvetle uzun süre Ağrı’yı savunabilmiş ancak T.C.nin İran’la anlaşarak ve Kasr-ı Şirin sınırlarında değişiklik yapılmasını da içeren bir işbirliği ile Ağrı Cumhuriyeti ezilebilmiştir. Bu mevzi ise Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulup ezilmesine kadar Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin en ileri mevzisi olmuştur. Ne var ki Şeyh Said ve yoldaşları harekete geçtiğinde Cibranlı Halit ve başkalarının ele geçirilmiş olmasının yanı sıra İhsan Nuri Paşa da o sırada Suriye’ye ardından Irak ve sonra da İran’a geçmek zorunda kalmış idi.

Azadi örgütünün önderi Yusuf Ziya Bey’in kardeşi Teğmen Rıza’ya çektiği şifreli telgrafı, Teğmen Rıza ve Yüzbaşı İhsan Nuri’nin yanlış anlaması sonucu 3-4 Eylül 1924’te Yüzbaşı İhsan Nuri, 3 teğmen ve 350 asker birliklerinden firar edip dağlara çekilerek Beytüşşebap isyanını başlatmıştılar. Yalıtık kalan bu isyan kısa sürede yenildi, İhsan Nuri ve arkadaşları Suriye’ye geçti. Bu olaydan sonra Azadi’nin önde gelen isimleri Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey, Doktor Fuad, Mutkanlı Hacı Musa ve daha birçok yurtsever tutuklandı ve yargılanmak üzere Bitlis’e götürüldüler. İşte Şeyh Said’in hapisteki Cibranlı Halit Bey ile haberleşmelerinin ardından ayaklanma çalışmalarında görece öne çıkması bu gelişmelerin ardından olmuştur. Bu aynı zamanda hareketin askeri bakımdan tasarlandığından çok daha zayıf kalmasıyla da sonuçlanmıştır.

Kuşkusuz haksız yere “Şeyh Said isyanı” diye anılan hareketin bu yönü bir yanıyla Azadi örgütünün (daha sonra Hoybun’un da) özgün yapısından yani askeri kadrolar tarafından kurulmuş olmasıyla yakından ilişkilidir. Daha çok askeri devrim stratejileriyle ufku sınırlı olanlar da söz konusu deneyimin bu yönü üzerinde durabilirler. Azadi hareketinin akıbetini askeri kusurlarla izah etmekte ve böyle görmekte ısrar edebilirler. Yahut Şeyh Said ve arkadaşlarının dini bağlar üzerinden bir ulusal hareketi geliştirme gayretlerinin olumlu olumsuz yanları üzerinde kafa yormak isteyenler olabilir.  Ama doğrusu ve asıl önemli olan Ekim Devrimi’nin açtığı yoldan ilerleyerek birer sovyet cumhuriyeti olarak kendi kaderlerini tayin eden eski Çarlık Rusya’sının ezilen uluslarının deneyimlerinden öğrenilecek daha değerli dersler vardır. Zira Ekim Devrimi’nin yanı başında ve bu devrimin Erzincan’da çaktığı kıvılcımla başlayıp Kürdistan’ın dört parçasında da uzun yıllar boyunca süren ulusal kurtuluş mücadelelerinin hakkını vermenin yolu buradan geçer.

Mamafih tekrar başa dönersek; herhalde Şeyh Said ve arkadaşlarının hak ettikleri en son şey elleri Kürt kanına bulaşmış gerici AKP iktidarının bekası için verilecek destek oylarını Fatiha niyetine duymak olsa gerektir. Şeyh Said ve arkadaşlarını dini bir hareket gibi göstermeye çalışarak istismar etmek aslında bu hareketi bir irtica hareketi olarak yermekle aynı anlama gelir; aynı madalyonun iki yüzüdür.

Bu  sahtekarlığa en iyi yanıtı Azadi hareketinin idam edilen bazı isimlerinin son sözlerinde görmek zor değil:
Şeyh Said: “Dünya yaşantımın sonu geldi. Ulusum için kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız bizi düşmanlarımızın önünde mahcup bırakmasınlar.”

Cibranlı Halit Bey : “Karşınızda yalnız değilim. Arkamda Mezopotamya, muazzam bir Kürt ulusu bulunmaktadır.Bugün beni asıyorsunuz, fakat hiç şüphemiz yoktur ki yarın torunlarımız da sizleri yok edeceklerdir.”

Yusuf Ziya Bey: “Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah’a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı biz hiç pişman değiliz. Verdiğiniz ders sayesinde torunlarımız öcümüzü alacaklardır.”