KöZ’ ün Sözü: Kitleleri Seferber Etmeden…

KİTLELERİ SEFERBER ETMEDEN DEVRİMCİ BİR HAYIR ÇALIŞMASI YÜRÜTMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR

16 Nisan’da yapılacak olan anayasa değişikliği referandumu ekim ayının başında Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla gündeme gelmişti. Uzun bir zamandır Erdoğan’ın artan saldırganlığı karşısında karamsarlığın ve ataletin hâkim olduğu solda ise bu gelişme Erdoğan’ın inşa ettiği diktatörlüğünün son aşaması olacak bir gelişme olarak okundu. Öyle ki, tuhaf bir şekilde sol kendini Bahçeli’ye sitem ederken buldu;  Bahçeli, Erdoğan ne zaman sıkışsa imdadına koşan, AKP’nin stepnesi bir figür olarak resmedildi.

Böyle bir tahlilin ardında şüphesiz Erdoğan’ın günbegün güçlendiği, söz konusu anayasa değişikliğinin Erdoğan’ın önündeki tek engeli de kaldıracağı tespiti yatmaktaydı. Dolayısıyla Erdoğan’a bir anayasa değişikliği referandumu yapma fırsatını altın tepside sunan Bahçeli de Erdoğan’ın imdadına koşmuş oluyordu.

Solun geniş kesimleri arasında bu tespitler yaygınken KöZ, bütün bu değerlendirmelerden ayrı duran bir tablo çizdi. Erdoğan’ın adım adım güçlendiği değil aksine zayıfladığı tespitinden yola çıkarak, referandum sürecinin Erdoğan’ın inisiyatifiyle başlamadığına, sandıktan kaçmakta olan Erdoğan’ın referanduma sürüklendiğine KöZ sayfalarında işaret edildi. Bu gelişmenin kimilerinin ima ettiği gibi Erdoğan’a kurulan bir komplodan ziyade 12 Eylül rejiminin tarafların niyetinden bağımsız olarak derinleşen krizi dolayısıyla Erdoğan’ı zora sokacak bir süreç olarak ele almak gerektiğine dikkat çekilmişti.

REFERANDUM YAKLAŞIRKEN ERDOĞAN’IN SIKIŞMIŞLIĞI AÇIĞA ÇIKMAKTADIR

16 Nisan yaklaşırken her geçen gün sıkışmışlığı ayan beyan ortaya çıkan Erdoğan cephesinde işlerin yolunda gittiğini düşünen pek kalmamış gözükmektedir. Her şeyden önce yandaş anketçiler dahi ibreyi Evet’ten yana gösterememekte, bir belirsizlik tablosu çizmektedir. Erdoğan’ın bir nevi AKP’den tasfiye ettiği eski bakan ve milletvekilleriyle yapılan toplantılarla bu gözden düşmüş kesimlerden destek istense de beklenen destek gelmemektedir. Ne Abdullah Gül ne Arınç, Erdoğan’ın mitinglerine katılmaktadır. Davutoğlu yanlılarının çıkardığı Karar gazetesi ise örtük bir Hayır kampanyası yürütmektedir. Daha önemlisi Erdoğan AKP’nin içinde dahi bir “Evet” rüzgarı estirememektedir. Mecliste açık oylama yaptırarak Hayır oyu vermelerine mani olduğu vekiller şimdi Evet çalışması için kıllarını kıpırdatmamaktadır. Anayasa değişikliğinin meclisten geçmesi için ihtiyaç duyduğu ve şüphesiz sandıkta da muhtaç olduğu MHP cenahında ise anayasa değişikliğine zayıf bir destek olduğu hatta parti içerisindeki muhaliflerin “Evet”çilere kıyasla daha aktif bir destek topladıkları görünmektedir. Öyle ki kongresini emniyet teşkilatı vesilesiyle kazanan Bahçeli şimdi de Akşener’in önünü ancak Yüksek Seçim Kurulu kararları ile kesebilmektedir. Dahası burjuva medyası tarafından zaman zaman faşistleri sokaktan çektiği iddiasıyla olumlu bir şekilde kendinden söz ettiren Bahçeli partideki muhaliflere karşı bu kesimleri tekrar göreve çağırmak durumunda kalmıştır. Referanduma kısa bir süre kala rüzgarın ne yönde estiğini anlamak için Galatasaray Mali Kurulunda yaşananlara bakmak bile yeterlidir. Şüphesiz Erdoğan’ın referandumdan büyük bir zaferle çıkacağı öngörülen bir atmosferde sermayeyle bu kadar içli dışlı olan kesimler Erdoğan’ı yuhalama cesaretini gösteremez, eski “milli kahramanlar” şimdinin terörist başı ilan edilen futbolculara bu şekilde sahip çıkamazlardı.

Erdoğan’ın da sezdiği bu havayı tersine çevirmek için şimdilik yapabildiği fazla bir şey yoktur. Yasaklanan mitingler tartışması üzerinden AB ülkeleri ile girdiği polemikten beklediğini alamamış gözükmektedir.  Göze batırırcasına yaratmaya çalıştığı “AB’ye kafa tutan lider” imajından beslenecek bir “Evet” rüzgarı için Türkiye’de milliyetçi kesimleri harekete geçiremediği gibi AB ülkelerinde yaşayan Türkiyeli emekçilerin yaşamlarını da zora sokmuştur. Dolayısı ile Erdoğan son Hollanda manevrası ile çantada keklik olarak gördüğü yurt dışı oylarını da yitirme riski ile yüz yüze kalmıştır. Erdoğan’ın Almanya ziyaretini ertelemesini ve arada sırada miting meydanlarında, o da giderek seyrelen bir biçimde, “faşist ve Nazi Avrupa” hamaseti yapması, böylelikle gerilimi arttırma yolunu seçmemesi de Erdoğan’ın bu durumun farkında olduğunu gösterir.

Erdoğan’ın sürüklendiği referandumda ülke içinde yaşadığı sıkışmışlık bir yana emperyalist güçlerle uzun süredir bozuk olan ilişkilerinde de bir düzelme emaresi ufukta gözükmemektedir. Rusya’yla yaşanan uçak krizini 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirenlere yıktıktan sonra beklenen yakınlaşma bir türlü gerçekleşmemiş, Moskova’daki PYD ofisinin kapatılması beklenirken en son Afrin’deki Newroz görüntülerinden belli olduğu üzere Rusya YPG ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye koyulmuştur.  Irak ve Suriye Kürdistan’ında tamamen Barzani’ye mahkûm kalmış olan Erdoğan onunla da pürüzsüz bir şekilde anlaşamamaktadır. Öyle ki Hollanda’ya karşı portakal kestiren Erdoğan Barzani’nin Kerkük’te çektiği bayrağı indirtememiştir. Havuz medyası tarafından umut bağlanan Trump hükümeti de Erdoğan’a beklediğini vermemiştir. “Lobicilik faaliyeti” adı altında ilişkiler geliştirilen kabine üyesi Flynn’in Trump tarafından istifaya zorlanması Trump döneminde de Erdoğan’ın ABD ile yakınlaşmadığını göstermektedir. Bilakis Amerikan Dışişleri Bakanı ile Erdoğan’ın ve Çavuşoğlu’nun görüşmesi bu ilişkinin düzeyi ve seyri hakkında fikir vermektedir. Erdoğan içeride bir yandan Mınbiç’e girdik, gireceğiz propagandası yaparken diğer yandan ABD’nin beklentilerine uygun bir şekilde Fırat Kalkanı harekâtına son vermek zorunda kalmış ama karşılığında ABD’den en basit bir tavizi bile koparamamış, ABD’nin Rakka’ya giderken tercihini YPG’den yana kullanacağı iyice belli olmuştur. Tam da bu nedenle Tillerson ile yapılan görüşmelerde esip gürlemenin ötesine geçememiştir.

Almanya ve İngiltere’den manidar bir zamanlamada gelen “Türk hükümeti bize darbeyi Gülencilerin yaptığına dair ikna edici bir kanıt sunamadı.” açıklaması ise Erdoğan’ın çevresinde daralan kıskaca dair daha yakın bir fikir vermektedir. ABD’nin Erdoğan’ın altını oyan girişimlerinin aksine Almanya devlet nezdinde bugüne kadar Erdoğan’a yönelik benzer hücumlarda bulunmamıştı. Alman gizli servisinin bu açıklaması Alman Devleti’nin de Erdoğan’ın kendisi ile uzun vadeli bir ilişki kurulabilecek bir pozisyonda olmadığını, Erdoğan’ın altındaki zeminin giderek kaydığı fikrinde olduğunu gösterir.

Tüm bunların yanı sıra Erdoğan Rakka’ya gitme nutukları atarken, ortada elle tutulur hiçbir başarı yokken ani bir MGK kararı ile Fırat Kalkanı’nın zaferle sonuçlandığı açıklanmıştır. Bununla birlikte Erdoğan’ın Fırat Kalkanı harekatına son vermesi sadece ABD’nin basıncına boyun eğmesi yahut onunla pazarlık yapma gayesi ile de açıklanamaz. MGK’da alınan bu karar Erdoğan’ın adım adım diktatörlüğünü savunanlara inat Erdoğan’ın MGK’da komutanlara söz geçiremediğinin bir ifadesidir.  Reisçilerin darbe karşıtı tatbikatlar yaptırdığı, en basit bir Ülker reklamından darbe kokusunu aldığı bir ortamda MGK’da OHAL’in uzaması yönünde bir karar çıkmaması da benzer şekilde yorumlanmalıdır.

Tüm bu gelişmeler Erdoğan’ın referandum tartışmalarının gündeme geldiği ekim ayından daha dezavantajlı bir konumda olduğunun göstergesidir.

REFERANDUMDA OYLANACAK ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ DE ERDOĞAN’IN DERDİNE ÇÖZÜM OLMAZ

Referanduma giderken işler Erdoğan’ın istediği gibi gitmediği açık olsa da referandumdan çıkacak olası bir Evet sonucunun da Erdoğan’a çare olmayacağını akılda tutmak gerekir.

Nitekim Erdoğan’ın paçasını kurtarmak için Türk tipi başkanlık olarak kodladığı yeni bir başkanlık rejimini kurması sonra da bu rejimde hakimiyetini sağlaması gereklidir. Ancak halihazırda Erdoğan yeni bir anayasa yapmaya bile cesaret edememektedir. Bilakis Devlet Bahçeli’nin ittirmesi ile sürekli Bahçeli ile istişare içinde eğreti düzenlemeler yapmaktadır. Bu düzenlemelerin amacı ise 17 madde ile sınırlı olan değişiklikler asıl olarak Erdoğan’ın fiili durumunu hukuki hale getirme çabasıdır. Ancak bu biçimsel düzenlemelerin hiçbiri Erdoğan’a istediği güvenceyi sağlamayacaktır. İkincisi anayasaya yapılacak “fiili durum” eklerinin 2007 ve 2010 anayasa değişikliklerinin sebep olduklarından daha büyük krizler yaratması muhtemeldir. Üçüncüsü “Evet”’in AKP’lilerin gönlünden geçtiği gibi yüzde elli beş ile çıktığı durumda dahi anayasa toplumun yüzde kırk beşi tarafından tüm meşruiyetini yitirecektir. Kısacası bir Evet sonucu bugünkünden çok daha büyük siyasi krizlerin, kitlesel ve sarsıcı bir başkaldırının tohumlarını atacaktır.

Buna karşılık referandumdan çıkacak bir Evet sonucunun dahi Erdoğan’ın sorunlarını çözmeyeceğine işaret etmek, Evet ile Hayır arasında bir fark olmadığı anlamına gelmez. Bilakis tersine referandumdan çıkacak bir Hayır sonucunun Erdoğan’ın süpürülmesini sağlayacak bir halk hareketinin önünü açabileceğini söylemek gerekir. Referandumdan çıkacak Hayır’ın böylesi bir halk hareketinin önünü açıp açmayacağı nasıl bir Hayır çalışması yürütüldüğüyle, parlamentarist yöntemlere mi yoksa devrimci yöntemlere mi bel bağlanıp bağlanmadığıyla yakından alakalıdır.

 

“HAYIR”IN ERDOĞAN’I SÜPÜRECEK HALK HAREKETİNİN ÖNÜNÜ AÇMASININ KOŞULU PARLAMENTARİST DEĞİL DEVRİMCİ TEMELDE YÜRÜTÜLEN BİR HAYIR ÇALIŞMASIDIR

Türkiye solunda reformizm/devrimcilik/parlamentarizm gibi kavramlar -bu kavramları çoktan lügatlerinden çıkaranlar ayrı bir yerde tutulursa- genellikle bir haleti ruhiye olarak anlaşılır. Bu kavramları hakaret olarak algılamak, kullanmak ya da güncel somut siyasal sorunlarla ilgisiz bir şekilde ele alıp yalnızca teorik tartışmalar yaparken yahut devrimler tarihine şöyle bir göz atarken hatırlamak da yaygın bir alışkanlıktır. Oysa bu kavramları siyasi mücadelede somut karşılığı olan kavramlar olarak ele almak gerekir ve ancak bu şekilde devrimci siyasal tutumların kendini açık bir şekilde diğerlerinden ayırıp ezilenlere ve emekçilere kılavuzluk etmesinin önü açılır.   Örneğin devrimci bir Hayır kampanyası ile parlamentarist bir Hayır kampanyası aynı şekilde yürütülemez.

Referandumda Hayır diyecek kesimler elbette sadece soldan ibaret değildir. Vatan Partililerden Meral Akşener’e uzanan geniş bir kesim de “Hayır”cılar arasındayken solun farklı kesimleri de kendi “Hayır”larının neden farklı olduğunu anlatma çabasındadır. Oysa içinde bulunduğumuz rejim krizi koşullarında niçin “Hayır” demek gerektiğine dair gerekçelere göre değil hangi taleplerle, hangi içerikte ve hangi eylem tarzıyla bir Hayır çalışması yürütüldüğüne bakarak bir ayrım çekmek gerekir.  Rejim krizinin parlamenter yollarla çözülmesi hülyasına bel bağlayanlar parlamentarist temelde yürütülecek bir “Hayır” çalışmasının da parçası olacaklardır.

12 Eylül rejiminin krizini idrak edemeyenler referandumdan çıkacak “Hayır” sonucunda devletin şu veya bu şekilde hala ayakta kalan kurumların Erdoğan karşısında yeniden güç kazanıp onu ehlileştirebileceğini sanıyorlar.  Parlamentarist hesaba göre Erdoğan referandumdan çıkacak bir “Hayır”la önce cumhurbaşkanına hali hazırdaki anayasa tarafından çizilen yasal sınırlara geri çekilecek,  pespaye hale gelmiş bu rejimin kurumları tarafından kuşatılacak, ittifakları daha da bozulacak ve Amerikancı bir hükümetle iyice kuşatılıp gönderilecektir. Erdoğan’dan kurtulmaya yönelik parlamentarist hesap kabaca budur. Bu plana bel bağlayanlar ise doğal olarak “Hayır” çalışmalarını Erdoğan’ı süpürecek halk hareketinin önünü açacak bir şekilde tasarlamazlar.  Parlamentarist bakış açısının ürünü olarak cumhurbaşkanının, cumhurbaşkanı olarak kalması gerektiğini öne çıkaran, ister istemez rejimin olduğu gibi kalması gerektiğini vurgulayan bir söylem ortaya çıkar. Kılıçdaroğlu tam da bu nedenle “Biz sadece yeni bir rejim kurulmasına karşıyız bugünkü rejimden memnunuz.” diye konuşuyor. Erdoğan’dan sürekli “Sayın Cumhurbaşkanı”, AKP’den ise Ak Parti” diye söz ediyor. Tartışmaları değişikliklerle birlikte gelen fesih yetkisine odaklamaya, yeni rejimle birlikte tek adam sultası kurulacağını söylemeye çalışıyor. Ne yazık ki “kurumsallaşan diktatörlük”, “faşizmin inşası” vb. türü dolambaçlı ifadeleri dilinden eksik etmeyen Türkiye Solu’nun ezici çoğunluğu da CHP’nin çerçevesini çizdiği bu söyleme teslim olmuş durumdadır.

Erdoğan’ın yeni bir rejim kurmaya mecali olmadığı açıktır. Ama çürümüş 12 Eylül rejiminin tüm olanaklarından faydalanarak tek adam rejimi kurulduğu da o kadar açıktır. Bugün şu ya da bu devlet kurumunun rejimi onarıp onu normal bir işleyişe kavuşturacak güçten, Erdoğan’ı anayasanın çizdiği çerçeveye uydurma gücünden yoksun olduğunu görmek için âlim olmaya gerek yoktur. 7 Haziran sonrasındaki süreç Erdoğan’ın fesih mekanizmasını kullanmak için anayasa değişikliğine ihtiyaç duymadığını zaten göstermiştir. Seçim sonuçlarını tanımayan Erdoğan Meclis’i fesh etmiştir.

1 Kasım sonrasında kurulan yeni parlamentonun da bundan sonra kurulacak parlamentoların da işlevlerini yitirmiş olduğu açıktır. Türkiye artık KHK’lerle yönetilmektedir. Lazer epilasyonlar dahi KHK’lerin konusu haline gelmiştir. TBMM ise AKSaray’ın noterine dönüşmüştür. Meclis’te kapalı oy kullanmak imkansız hale gelmiştir. Reis’in savcıları HDP’li vekilleri bir tutuklayıp bir bırakarak psikolojik bir harekat yürütmektedirler. Anayasa Mahkemesi önemli hiçbir hukuki tartışmada karar alamaz hale gelmiştir. 15 Temmuz’da açığa çıktığı üzere farklı kliklerin cirit attığı bir bütün olarak hareket etmekten aciz bir ordu vardır. Devlet bürokrasisinde ise belki de Türkiye tarihinin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak bir tasfiye operasyonu sürmektedir. Adalet bürokrasisi ise kendi kendini çelmeleyen bir haldedir. Bir mahkemenin serbest bıraktığı gazeteciler bir başka mahkeme tarafından tekrar tutuklanmaktadır. Hakimler karar almaya korkar hale gelmişlerdir.

Parlamentarist mantığın sokağa yansıması ise “kararsızları” yani AKP ve MHP seçmenini ürkütmeyen bir “Hayır” çalışması yürütülmesidir. Bu kaygıyla hareket edilerek Erdoğan’ın hedef tahtasına oturtulmadığı koşullarda ister istemez 12 Eylül rejiminin bekasını düşünen bir “Hayır”a hapsolunur. Bu kesimleri “ürkütmemek” adına sol güçlerin kimliğini gizleyerek yürüttüğü, kısacası Erdoğan’a kafa tutmayan bir “Hayır” çalışması söz konusu olur. Sadece “Hayır”ın arkasına gizlenerek yürütülen bir çalışma, herkesin kendi kimliğiyle ve rengiyle katılabildiği emekçilerin en geniş kesimlerini buluşturacak büyük mitingleri gündemine almayan bir çalışma şüphesiz parlamentarist bir bakış açısının ürünüdür.

Devrimci temelde ele alınan bir “Hayır” çalışması örmekten ise merkezine Erdoğan’ın bir halk hareketiyle süpürülmesi hedefini önüne koyan bir çalışma anlaşılmalıdır. Bu tarz bir çalışmanın yürütülebilmesi için öncelikle şu gerçeklerin farkına varmak, parlamentarist hülyalardan uyanmak gerekir: Birincisi, rejim krizi koşullarında sandıktan çıkacak “Hayır” sonucuna bağlı olarak Erdoğan yerinden edilemez. Erdoğan’ın süpürülmesi sandıkla mümkün olsaydı bunun 7 Haziran’da gerçekleşmiş olması gerekirdi. Oysa yeri geldiğinde Erdoğan sandığı tanımamaktan, hile hurda ile tekrar seçime gitmekten çekinmemektedir. İkinci olarak oylanan gerçek anlamda bir anayasa değişikliği değildir. Zaten hâlihazırda krize uğrayan bir rejimde Erdoğan’ın tek adamlığı ve sultası mevcuttur, yapılan şey işin kâğıda uydurulmasıdır. Üçüncü olarak yıpranmış, mekanizmaları işlemeyen bir rejimin bekası, başta meclis olmak üzere kurumlarının tekrar işler hale getirilmesi yani düzenin rehabilite edilmesi devrimcilerin görevi değildir. Aslında belirtmeye gerek olmaksızın devrimcilerin varlık sebebi bunun tersini gerçekleştirmektir.  Dördüncü olarak 12 Eylül rejimi varlığını korudukça gündemden çıkmayacak olan anayasa sorununa ancak bir Kurucu Meclis’le çözüm bulunabileceğine işaret edilmelidir. Yeni ve demokratik bir anayasayı 12 Eylül rejiminin kurallarıyla teşekkül etmiş ve hatta bugün bu rejimin krizinden ötürü işlevsiz hale gelmiş parlamentodan çıkarmak mümkün değildir. Yeni ve demokratik bir anayasa ancak Erdoğan’a karşı gelişecek bir halk hareketinin temellerini attığı Kurucu Meclis’le mümkündür.

Ancak bu saptamalar akılda tutulduğu takdirde devrimci bir Hayır çalışmasının yolu açılır. Doğrusu bu noktada emekçilerin bir kez daha burjuva muhalefetin ve onun dümen suyunda giden sol akımların ilerisinde olduğunu görmek mümkündür. CHP’nin ve sol akımların iç bunaltıcı bir şekilde yürüttüğü “Yeni Anayasa değişikliği ile neler gelecek biliyor musunuz?” içeriğinde çalışmalara inat “Hayır” oyu verecekler de dahil olmak üzere emekçilerin ezici bir çoğunluğu anayasa değişikliklerinden haberdar değiller. Buna karşılık yine referanduma katılımın çok yüksek olması bekleniyor. Emekçiler anayasa değişikliğinin içeriği ile ilgilenmiyorlar zira bunun aslında Erdoğan’a Evet mi, Hayır mı oylaması olduğunu biliyorlar.

Tam da bu nedenle devrimci tarzda bir çalışmanın temel hedefi Erdoğan’a karşı bir kutup örmek olmalıdır. 7 Haziran öncesinde olduğu gibi açıkça “Seni başkan yaptırmayacağız.”, “Paçanı da kurtaramayacaksın.” diyen bir hatta çalışma yürütülmelidir. Bu da ancak kararsız MHP veya AKP seçmeninin yahut CHP içindeki ulusalcıların muhayyel kaygılarına göre hareket edilmediği koşullarda mümkün olur. Denklemi değiştirecek olanın bu kesimleri Hayır oyu vermeye ikna etmek olmadığı açıktır. Denklemi değiştirecek olan Erdoğan’a meydan okuyan; “Yasaklara ve baskılara karşı biz buradayız ve sinmiyoruz.” diyen kitleyi bir araya getirip harekete geçirmektir. Devrimci bir temelde yürütülen, halk hareketini esas alan bir Hayır çalışması bu kesimlerin özgüvenini yerine getirecek şekilde ilerlemelidir. Sokakları, miting meydanlarını farklı kaygılarla boş bırakmamak gereklidir.

Hayır kampanyaları sol tarafından “kendi kendimize propaganda yapmayalım” mantığıyla yürütüldüğü takdirde Erdoğan’a öfkeli kesimleri harekete geçirmek, bu kesimleri eylemlerde buluşturmak mümkün olmaz. Devrimci temelde bir çalışmanın esas kaygısı ise tam da Erdoğan karşıtı kesimlerin özgüvenini yeniden kazanması, eylemli bir şekilde harekete geçmesinin yolunu döşemektir. Referandumdan Hayır çıkması ancak bu sağlandığı takdirde Erdoğan’ı süpürecek halk hareketinin önünü açar. Aksi halde “Hayır”a damgasını vuran çizgi Erdoğan’ı meşru, seçilmiş cumhurbaşkanı gören CHP’nin çizgisi yahut Meral Akşener gibi muhalif MHP’lilerin, ulusalcıların ve şovenlerin siyasi çizgisi olur. Yani solun ihtiyaç duyduğu kendi gücünü hatırlaması ve göstermesidir. Bu kitlesel gücün mevcut olduğunu anlamak için Gezi’den 7 Haziran’a, Kobanê Ayaklanmalarından Kürdistan’daki hendeklere uzanan hareketleri hatırlamak yeterlidir.

Bugün yürütülen “Hayır” kampanyaları 7 Haziran’da yürütülen seçim çalışmasının, hatta 1 Kasım’da yürütülenden açıktır ki geridir. Oysa 20 Kasım’da Kartal’da gerçekleştirilen miting, 8 Mart’ta İstiklal’de yürüyen kadınlar, Amed Newrozu ve hatta İstanbul Newrozu Erdoğan’a karşı öfkeli, eylemli bir şekilde hareket etmeye hazır geniş kesimlerin olduğunun, yol gösterildiği takdirde bu kesimlerin OHAL koşullarında, devletin en pervasız saldırıları yapmaktan çekinmediği koşullarda harekete geçtiklerinin göstergesidir. Fakat “Hayır” kampanyalarına damgasını vuran bu eylemlerdeki gibi görüntüler değil, uçan balonlar, Twitter hashtagleri yahut sınırlı yerel çalışmalardır.

Aslına bakılırsa soyut bir seçmen kitlesini ürkütmemek üzerine yürütülen bir Hayır çalışmasının parlamenter düzlemde de başarısızlığa mahkum olduğunu söylemek gerekir. Bunu görmek için 7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan sürece göz atmak yeterlidir.

Yerellere bırakılmış ve “herkesin kendi tarzında” yürüttüğü bir “Hayır” çalışması ise solun önündeki en büyük görevi; ezilenlerin ve emekçilerin Erdoğan karşısındaki en geniş eylemli cephesini örme görevini savsakladığının hatta yaptığı iş bölümüyle bunun önüne set çektiğinin göstergesidir. Açık olarak HDP ve Birleşik Haziran Hareketi arasındaki iş bölümünden bunu görmek mümkündür. Geniş emekçi kesimleri birleştirme iddiasında olan bu iki akım aslında emekçilerin kendi kitlesi olarak gördükleri kesimlerine seslenmekte ve ortak bir “Hayır” kampanyası etrafında buluşmamaktadırlar. BHH içindeki akımların Newroz alanlarında gözükmemesinin temel sebebi de bu hassasiyetler olsa gerektir. Bu iki kesimin ortak bir Hayır kampanyası etrafında bir araya gelmemesi meşru görülürse farklı emekçi katmanların birleşik bir mücadelede buluşamaması da meşru görülmeye başlanır. Oysa Türkiye’de ihtiyaç duyulan tam da bu kesimleri bir demokrasi mücadelesi etrafında bir araya getirebilmektir. Gezi’den de Kobanê ayaklanmalarından da çıkarılması gereken dersin bu olması gerekir. Gezi’de Taksim Meydanı’ndaki kitlenin içinde HDP’liler ağırlıklı olsa da bir parti olarak HDP yoktu, Diyarbakır’dan yahut Bağcılar’dan gelen ses kısıktı. Aynı şekilde 6-7 Ekim’de de, Gezi’de sokakta olan kesimlerin önemli bir bölümü sokakta değildi, solun bu kesimleri sokağa dökmek için aktif bir çabası da olmadı.

7 HAZİRAN’DAN 1 KASIM’A GİDEN SÜREÇTEN DERS ALMAK GEREKİR

KöZ sayfalarında benzer vurgular 7 Haziran öncesinden 1 Kasım’a uzanan süreç boyunca yapılmıştı. Rejimin içinde bulunduğu krizin HDP’nin parlamentoya güçlü bir şekilde girmesiyle HDP’nin niyetinden bağımsız olarak katmerleneceği, devrimci bir siyasal tutumun da bu krizi bilinçli olarak derinleştirmek olduğuna işaret edilmişti. Birçoklarının beklediği gibi “10’dan sonrası kolay” değildi. Hatta asıl mücadelenin HDP’nin parlamentodaki varlığıyla rejimin en önemli payandalarından yüzde 10 barajını yıkmasıyla başlayacağını kestirmek gerekirdi. Oysa sandıktan çıkan galibiyetle Erdoğan’ın durdurulabileceğini düşünen HDP yapıcı bir rol oynamayı tercih etti. Tuhaf bir şekilde o gün hükümet kurma girişimlerini baştan reddeden Bahçeli rejimi kilitleyen figür olmuştu. HDP ise 8 Haziran sabahından itibaren seni başkan yaptırmadık şimdi de seni oradan indireceğiz diyen bir hat izlemedi. Görkemli bir seçim kutlaması yapmaktan “provokasyonları önlemek” bahaneleriyle kaçındı. HDP’nin bu süreçteki tutumunun sol içerisinde KöZ dışında başka akımlar tarafından da eleştirilmediğinin de altını çizmek gerekir. “Yapıcı” siyasetini sürdüren HDP bunun sonucunda derinleşen krizin, artan saldırganlığın, devletin masayı iyice tekmeledikten sonra Kürdistan’da başlattığı iç savaşı Türkiye’ye yaymasının odağında yer aldı. En büyük bedelleri ödeyen elbette devrimci Kürtler oldu. Ancak HDP hendeklerle arasına mesafe koymaya çalışsa da Erdoğan’ın hedefi olmaktan kurtulamadı. Sol akımlar içinde en büyük bedeli yine HDP ödedi. Eş başkanları, milletvekilleri ve binlerce üyesi tutuklandı.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan bu sürecin dersleri iki boyutuyla da akılda tutulmalıdır. Hem parlamentarist mantıkla yürütülen bir sandık çalışmasının parlamenter anlamda dahi istenen sonucu vermeyeceğine hem de bu yaklaşımın Erdoğan’ı yerinden edemeyip aksine daha da saldırgan bir hale getirdiğine dikkat çekmek gerekir.

7 Haziran seçimlerine giderken HDP “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla geniş kesimleri Erdoğan karşıtı bir hatta birleştirmiş ve bu tutum sandıkta da karşılığını bulmuştur. Elde edilen seçim zaferinin Erdoğan’ı köşeye sıkıştırdığı, bir hükümet dahi kuramayacak duruma düşmüş olan AKP’nin gerileyerek daha ılımlı bir siyasal çizgiye çekileceği hesaplanmıştı. Bu hesaplara bağlı olarak seçim sonuçlarının açıklanmasından itibaren Erdoğan’ın ve AKP’nin üzerine kararlı bir şekilde gidilmemiş, 1 Kasım’a giden süreçte başta HDP olmak üzere solun geniş kesimleri daha düşük tonda bir çalışma yürütmüş, Erdoğan’ın saldırganlığının kendiliğinden Erdoğan için olumsuz sonuçlar doğuracağı beklentisine girilmişti. Oysa Erdoğan adeta seçim sonuçlarını tanımama cüretini gösterdi. Erdoğan’ı parlamenter olarak geriletmek şüphesiz emekçiler ve ezilenler cephesinde olumlu bir hava yaratsa da sadece parlamenter bir kazanıma bel bağlayıp emekçileri aktif ve eylemli bir tutumdan geri tutma çabasının sonucu Erdoğan’ın lehine olmuştur.

1 Kasım’ın dersleri, sandık başarısında nasıl bir tutumun belirleneceğine dair de öğreticidir. 1 Kasım’a giderken AKP ve Erdoğan mitinglere ağırlık verip kendi cephesinde seçime olan ilgiyi arttıracak bir seferberlik yaratmıştı. Burjuva ideologlarının anlattığı gibi HDP’ye oy veren kesimler AKP’ye oy vermemiş; gerek HDP’nin daha pasif tutumu dolayısıyla gerek Kürdistan’da seçimlere sandıkların başında askerlerin olduğu koşullarda gidildiğinden HDP’li seçmenin seçime olan ilgisi düşmüş, HDP’nin yetersiz muhalefeti ve sorumluluk almaktan kaçınması küskünlüğü arttırmış ve AKP 7 Haziran’dan daha başarılı bir sonuç elde edebilmiştir.

Parlamentarist tarzda yürütülen bir “Hayır” kampanyası sonucu referandumda “Hayır” oylarının üstün gelmesi; söz konusu hassasiyetlerin damgasını taşıyan bir hava estirecektir. Dolayısıyla 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giden sürecin benzerinin yaşanmasına da kapı aralayacaktır.

ANAYASA SORUNUNUN DEVRİMCİ BİR TEMELDE ÇÖZÜMÜ ANCAK KURUCU MECLİS ŞİARINI ÖNE ÇIKARAN DEVRİMCİ BİR PARTİYLE MÜMKÜN OLUR

KöZ uzun zamandır ülkenin gündeminden çıkmayan anayasa sorununda ezilenlerin ve emekçilerin lehine olacak çözümün ancak yeni bir anayasa yapmak amacıyla düzenin kısıtlarından bağımsız şekilde toplanacak bir Kurucu Meclis olacağına işaret etti. Üstelik içinden geçtiğimiz koşullarda bu çözüm ezilenlerin çıkarına olması sebebiyle komünistlerin gönlünden geçirdiği bir temenni değil, sorunun tek gerçekçi çözüm yoludur. Burjuva siyasal rejimlerin tarihinde rejimin kendi kurallarına bağlı kalınarak yeni bir rejim tesis edildiğinin, yasama meclisinin kendisini şekillendirmiş anayasayı tanımadan yeni bir anayasa yapmasının bir örneği yoktur. Yeni bir anayasa yapmak ancak askeri yahut sivil darbelerle ya da demokratik veya demokratik olmayan bir şekilde teşkil eden bir Kurucu Meclis ile mümkün olmuştur. Yaşadığımız topraklarda da 12 Eylül rejimi parlamenter yollarla ıslah edilememektedir. Yaşanılan siyasal gelişmeler mecliste bulunan 4 partinin ya da bunların farklı kombinasyonlarının uzlaşmasıyla yeni bir anayasa yapılamayacağını herkes için görünür kılmaktadır. Açık ki rejim sorununa bir askeri darbe yolu ile çözüm bulma arayışlarına girmeyi düşünenler ise 15 Temmuz fiyaskosunun ardından çok daha tereddütlü ve ürkek davranacaklardır. Daha önce de belirtildiği üzere zayıflayan Erdoğan ise ne bir sivil darbe örgütleyecek güce sahiptir ne de böyle bir siyasi gelenekten gelme ve darbe örgütleyecek militanlıkta bir siyasal harekete mensuptur.

Nesnel koşullar yaşadığımız topraklarda hüküm süren burjuva diktatörlüğünü içinden bir türlü çıkamadığı bir krizde debelenmeye itmektedir. Bir anlamıyla söz konusu nesnel koşullar siyasal sorunlara emekçi ve ezilenlerin lehine olacak çözümleri sürekli olarak gündeme getirmekte, mümkün ve gerçekçi kılmaktadır. Fakat Bolşevizm’in dersleriyle kuşanmış olan komünistler tarihte hiçbir ilerlemenin nesnel koşulların kendiliğinden bir hediyesi olmayacağının bilincindedirler. Nesnel koşulların sunduğu fırsatlardan yararlanmak ancak devrimci bir partiyle mümkün olur. Bugün ise yaşadığımız topraklardaki rejim krizine devrimci bir yanıt üretebilen;  bu düzenin kısıtlarını tanımayan bağımsız ve özgür bir Kurucu Meclis hedefini öne çıkarıp proletarya diktatörlüğüne ilerleyecek bir parti programına bu şiarı yazan bir parti mevcut değildir. Bu partiyi yaratmak görevi ise yarının değil bugünün ödevidir. İçinden geçtiğimiz kriz süreci devrimci bir partinin müdahalesiyle devrimci bir temelde çözülemediği takdirde karşı devrimci güçlerin o veya bu kanadı tarafından çözüme kavuşturulacaktır.

Devrimci partinin şu ya da bu taktik soruna dair ortaklıktan yahut bir eylem birliğinden çıkmayacağı açıktır. Dolayısıyla referandumda militan bir Hayır çalışması yürütmek kendi başına bir parti ortaklığı anlamına gelmez. Ancak seçim sürecinde atalete bürünmüş, bu ataletten şikâyetçi olmayan kesimlerin devrimci bir partinin kurulmasının sorumluluğunu üstlenemeyeceği de açıktır. Devrimci partinin yaratılması için sorumluluk üstlenecek kesimler elbette referandumda devrimci bir seferberlik ruhuyla “Hayır” çalışması yürütenlerin, böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyanların arasından çıkacaktır. Sandıktan çıkabilecek bir “Hayır” sonucunun tek başına bir anlamı olmayacağını bilen KöZ’ün arkasında duran komünistlerin esas ödevi ise bu kesimlerle buluşabilmek, “Hayır” çalışmasını devrimci partinin inşasıyla birleştirmektir.